08.10.2026
SON DAKİKA
Heyecan kaldığı yerden sürmektedir! Esra Erol'la 'Var Mısın Yok Musun' bir kez daha başlıyor! • “Kunduz” krizini Türkiye çözdü! Fatih'te yakalanan elebaşının kanlı geçmişi ortaya çıktı: 10 cinayet 11 cinayete teşebbüs! • Son Dakika | Okul tedbirlerinde farklı çözüm! Bakan Tekin'den kritik mesaj: Zorunlu eğitim kısalacak mı? • SON DAKİKA… İtfaiyeciden kan donduran intikam! Eski sevgilisinin evini benzin dökerek yaktı: Genç kadın yaşam savaşı veriyor! • Dikkat Çeken Gelişme: Sarıyer'de dehşetin görüntüleri ortaya çıktı: Milyonluk alacak meselesinde kan aktı! 'Silahsız adama silah çekiyorsun...' • Mekke Anlaşması’nda 3 kritik katkı: Babülmendep’te neler oluyor? • 210 milyon euroluk kara para imparatorluğu! Avrupa- Türkiye hattında dev vurgun deşifre oldu: Kusursuz planı o halka ele sundu! • Maltepe'de 7 katlı bina çöktü: Ortaya çıkan görüntüler pes dedirtti! Meğer günler öncesinden... • Gündem Yaratıyor: Bakan Fidan'dan Mekke İttifakı açıklaması: Meclis’e gönderilecek • Beşiktaş, EuroLeague'de Baskonia deplasmanına çıkacak! • Heyecan kaldığı yerden sürmektedir! Esra Erol'la 'Var Mısın Yok Musun' bir kez daha başlıyor! • “Kunduz” krizini Türkiye çözdü! Fatih'te yakalanan elebaşının kanlı geçmişi ortaya çıktı: 10 cinayet 11 cinayete teşebbüs! • Son Dakika | Okul tedbirlerinde farklı çözüm! Bakan Tekin'den kritik mesaj: Zorunlu eğitim kısalacak mı? • SON DAKİKA… İtfaiyeciden kan donduran intikam! Eski sevgilisinin evini benzin dökerek yaktı: Genç kadın yaşam savaşı veriyor! • Dikkat Çeken Gelişme: Sarıyer'de dehşetin görüntüleri ortaya çıktı: Milyonluk alacak meselesinde kan aktı! 'Silahsız adama silah çekiyorsun...' • Mekke Anlaşması’nda 3 kritik katkı: Babülmendep’te neler oluyor? • 210 milyon euroluk kara para imparatorluğu! Avrupa- Türkiye hattında dev vurgun deşifre oldu: Kusursuz planı o halka ele sundu! • Maltepe'de 7 katlı bina çöktü: Ortaya çıkan görüntüler pes dedirtti! Meğer günler öncesinden... • Gündem Yaratıyor: Bakan Fidan'dan Mekke İttifakı açıklaması: Meclis’e gönderilecek • Beşiktaş, EuroLeague'de Baskonia deplasmanına çıkacak! •
49,2137 55,1920 65,1507 6.516,95
Önemli Açıklama: Arifler açısından gelenekselci din alimlerinin algısındaki "din"in batıl oluşu ve delilleri! (II)
GÜNCEL SON DAKİKA MANŞET

Önemli Açıklama: Arifler açısından gelenekselci din alimlerinin algısındaki "din"in batıl oluşu ve delilleri! (II)

Önceki yazımızda dinin "semavî" olduğunu savunanların öne sürdükleri ve inançlarını üzerine bina ettikleri 10 esastan 5 tanesini nakletmiştik ve arifler tarafından bu esasların batıl olduklarına dair öne sürdükleri iddiaları ortaya koymuştuk. Şimdikinde ise geriye kalan 5 esası ele alıp, arifler tarafından bunların da batıl olduğuna dair delil ve görüşlerini nakletmeye çalışacağız. Yapılan açıklam

L
Lumout Medya 08 Ekim 2026, 13:05
127 36 dk
Önceki yazımızda dinin "semavî" olduğunu savunanların öne sürdükleri ve inançlarını üzerine bina ettikleri 10 esastan 5 tanesini nakletmiştik ve arifler tarafından bu esasların batıl olduklarına dair öne sürdükleri iddiaları ortaya koymuştuk. Şimdikinde ise geriye kalan 5 esası ele alıp, arifler tarafından bunların da batıl olduğuna dair delil ve görüşlerini nakletmeye çalışacağız. Yapılan açıklamaya göre, 6. esas: Dinin "semavî" olduğuna iman eden gelenekselci İslam alimlerinin görüşlerini üzerine bina ettikleri 10 esastan 6'ncısı şudur: Derler ki, "İnsan aklı zayıftır. Bilindiği üzere, şehevî şeyler ona yanlış işler yaptırıp yanlış çalıştırıyor. Dolayısıyla insanoğlu ne Allah ve doğru irtibat kurabiliyor ne de yasal düzenleme vs. ve." Kısacası İslam alimleri şunu söylerler: İnsanoğlu bütünüyle aciz bir varlıktır. Bundan ötürü, Allah 'lütuf kaidesi' gereği onlara nebiler ve semavî kitaplar göndermiş ve kitaplarda yer bölge yasalar ve onları hidayet etmek (doğrulara yönlendirmek) istemiştir. Yine bu gönderdikleri ve insanları doğru yola hidayet etmiştir. Ayrıca toplumsal meselelerini halletmek için de onlara kanunlar gönderip hidayetlerine zemin hazırlamıştır. Yani gelenekselci İslam alimleri demek istiyor ki, "Allah nebi ve kitapları göndermekle iki şey yapmıştır! Birincisi insanları Allah'a taraf yönlendirmiş (hidayet etmiş), ikincisi de toplumsal sorunlarını halletmek için "hükümsel kanunlar" göndermiştir." fazla oku Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field) Söz konusu "hükümsel kanunlar"dan kasıtları; bireysel, ailesel, sosyal ve siyasal kanunlardır. Şunu da söylemek gerek ki, şayet beşer aklı o dönemde zayıf olmasa ve şimdiki gibi güçlü olsaydı, belki nebinin gönderilmesine bile ihtiyaç kalmazdı! Gelenekselci İslam alimlerinin bahsettiği "hidayet" konusu; Kur'an'ın şu ayetteki dediği gibidir: Rabbimiz, her şeye yaratılışındaki temel özellikleri veren, akabinde onu yaratılış gayesine uygun biçimde yola koyan Allah'tır. (Taha: 50) Örneğin Allah, hayvan ve bitkileri yaratılıştan hidayet etmiştir. İnsanları yaratırken de onun dahiline akıl ve vicdan yerleştirmiştir. İnsanı Allah'a doğru yönlendirenler de bunlardır. Aslında insan denilen varlık, dinden ziyade fıtratıyla hayrı seçiyor, şerden nefret ediyor, düşmanlık, hırsızlık, hıyanet, yalan, dolan gibi şeylerden ikrah ediyor. İnsan, bu söylediklerimizin tümünü fıtratıyla yapıyor ve Kur'an da aynı şeyi söylüyor: Nefse ve onu (insan biçiminde) düzenleyene, ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene ant olsun ki. (Şems: 7-8) Gelenekselci İslam alimleri derler ki, "insanda nefsanî şeyler bulunduğu için isyan edebilir." Yani insan, şehvete sahip olduğu için fıtrat, akıl ve vicdanına da isyan edebilir. Arifler de onlara şu soruyu sorarlar: Peki, böyle bir varlık nebiye de isyan etmez mi? Hatta Allah'ın gönderdiği nebilere kavminden isyan edenler olmamış mıdır? Allah da onlara bu davranışlarından ötürü azabını göndermemiş midir? Arifler şunu da ilave ederler: Nebinin gelişi, kavminden kimileri için bir nakmet (sıkıntı) olmuştur. Hatta kimilerinin (ateistlerin) iddialarına göre bir tek Müslümanların nebisi para ve kılıç gücüyle dinini ayakta tutmayı başarmıştır. Önceleri Hatice'nin malıyla, onun malı bitince ve Mekke'den Medine'ye hicret ettikten akabinde da orada gazveler (askerî hareketler) başlatmış, muhalif kesim eden kabilelerin erkeklerini öldürmüş veya esir almış, kadın ve kızlarını da onlara göre helal olduğu için cariye edinmiş, daha akabinde da tüm koyun ve deve sürülerine el koyup bunları da ganimet olarak zimmetine geçirmiştir. Nebinin vefatından akabinde da Irak, İran, Mısır vs. gibi bölgelere hücum edilmiş, fetihler kazanılmış ve milyarlarca dinarlık servetlerin üzerine çökülmüştür. Böylece de hem dünyalık mallar hem de ahiretteki cennet, huri, saray vs. gibi şeyler, nebiye uyanlar için cazip gelmiştir. Arifler açısından, kendi aklına isyan eden insanoğlu, peygambere de isyan eder. Buradan hareketle diyebiliriz ki, bu türden insanlar için nebinin varlığı ve yokluğu arasında herhangi bir fark söz konusu değildir. Dönemimizdeki kimi arifler şunu da söylerler: Biz, şu gerçeği de görmezlikten gelemeyiz: Bu dönemde beşerin kendi aklıyla yapmış olduğu kanunlar, Kur'an'ın getirdiği kanunlardan daha üstün ve daha değerlidir. Örneğin 'hırsızlık' için Kur'an'ın getirdiği yasal düzenleme, 'elinin kesilmesi' kanunudur. Yani 1 milyar dolarlık da 1 bin dolarlık da hırsızlık yapsanız, her iki durumda da İslam'da elinizin kesilmesine hükmediliyor. Bununla birlikte İslam dünyasında gerçekleştirilen hırsızlıklar baş alıp gidiyor. Zavallı birisi ahırın kilitli kapısını kırıp bir koyun çalmış olursa, elini kestirebilir. Buna mukabil uyanık bir bakanlık yetkilisi hem de birkaç milyar doları zimmetine geçirirse, elini kestirmekten kurtulabilir. Çünkü İslam dininde bir şeyin hırsızlık sayılabilmesinin şartı, kilidin kırılmasıdır. Fakat bir bakanlık yetkilisi kilidi kırmadan hileli bir yolu ve milyarlarca doları çalabilir. Gerçek şu ki, bu dönemde, modern dünyadaki hırsızlıklarla ilgili kanunların hiçbirini nebi döneminde uygulamaya koymak mümkün değildir. Çünkü nebi döneminde bakanlık, adliye, ekonomi, siyasî ve uluslararası konular için binlerce yasal düzenleme mevcut değildi. Dolayısıyla, şu andaki adını verdiğimiz kesimler ve ilgili var olan o kanunlar, nebinin döneminde o kesimlerin yokluğu nedeniyle uygulamaya konulmamaktaydı. Daha doğrusu İslam'da, uluslararası yasalar mevcut değildi, var olan yasalar ise bölgesel ve savaşlarla ilgili yasalardı. Yani İslam'daki yasalar, ganimet ve ölüp öldürmelerle ilgili yasalardır. Dolayısıyla diyebiliriz ki, bu türden uluslararası yasaları yapmaya kadir olan, insan aklı oldu ve bu sahada hayli başarılar da elde etti. Fiilen Batı ve Japon toplulukları da bu yasalar hatırına kendilerini başarılı bulmaktalar. Çünkü yasal düzenleme ve adaletleri hayli mükemmeldir. Yine arifler şunu da söylerler: Bizim gelenekçi İslam alimleri sürekli, İslam dininin ilk dönemlerinde (saadet asrında) büyük zaferler elde ettiğini ileri sürüp dururlar. Onlara sormak lazım: Hani, nerede zafer elde edildi? Siz zaferin, Hatice'nin malı, Ali'nin kılıcı ve yüzlerce insanın (müşrik) öldürülmesiyle mi elde edildiğini değerlendiriyorsunuz? İşte gelenekselci İslam alimlerinin ortaya attıkları ve düşüncelerini üzerine bina ettikleri 6'ncı esasları budur. Yani onlara göre insan zayıftır. Aklı yasal düzenleme yapacak güçte değildir. Şehveti aklını alt ediyordur, bundan dolayı da Allah, "lütuf yasası" gereği ona yasalar indirmiş ve nebiler göndermiştir. Yine arifler şunu derler: İslam'ın ilk dönemdeki başarısı ortadadır(!) Hidayet konusuna gelince, gelenekçi İslam alimleri der ki, insan kendi akıl gücüyle Usul-ü din'i (dinin esaslarını) elde etmelidir ve bunları elde etmeye akıl gücü yeterlidir. Yani insan Tevhit, nübüvvet, mead (kıyamet) gibi dinin esaslarını, aklının kanalıyla bulmalıdır. Peki, gelenekçi İslam alimlerine sormak lazım; Şayet beşerin aklı bu esasları elde etmeye kadir ise, o takdirde füruları kendi akıl kanalıyla elde etmesinin ne sakıncası olabilir? Diğer bir ifadeyle; Siz İslam alimleri diyorsunuz ki beşer, kendi aklı ve tevhit, nübüvvet ve mead gibi dinî esasları tespit etmeli ve akabinde da aklı iptal edip nebiye uymalıdır. Peki şayet beşer aklı 'din esaslarını' tespit etmeye kadir ise, o takdirde nebiye neden muhtaç olsun ki? Ariflere göre nebiye ihtiyaç yoktur. Çünkü onlara göre nebi de arif bir insandır ve her insan Allah ve canlı bir şekilde kalbiyle irtibat kurmalıdır. Yani bin yıl önceden vefat edip giden bir nebiye ve onun getirdiği eskimiş yasalara ihtiyaç yoktur. Arifler açısından hidayet de insanın kalbindeki imanıdır. İnsanların tümünün de Allah'a ihtiyaçları vardır. Yani her insan gayb ve irtibat kurmaya ve mutlak Allah ve ilişki içerisine girmeye muhtaçtır. Zira insan, sürekli kendini zayıf görmekte ve tüm tabiat âlemiyle ve farklı varlıklarla irtibatlı olmayı sevmektedir. Yine bunlardan müspet sonuçlar elde etmeyi arzu etmektedir. İşte "dinî tecrübe" dedikleri budur ve her insanın nezdinde "dinî tecrübe" vardır. İnsan, bu dinî tecrübesiyle Kur'an ve nebiden bağımsız kalmak istiyordur. Yine arifler açısından Kur'an'ın hükümleri, ilkel ve kadim hükümlerdir, hidayet ise insanın kalbinde taşıdığı imandır. İnsanoğlu, amelleri ve sürekli imanı takviye ediyordur. Dolayısıyla insanın Kur'an ve nebiye ihtiyacı kalmamaktadır. Bundan dolayı, onlara göre gelenekçi din alimleri, "bizim Kur'an ve nebiye ihtiyacımız yoktur" sözünden fazlasıyla endişeye kapılıp şunu derler: Nasıl muhtaç olunmaz? Tabii ki onlara ihtiyacımız vardır. Ariflere göre bu türden her bir din alimi kendisi için bir dükkân açmış ve dinin kendi elinde olduğunu tasavvur etmiştir. Zira bunlar din üzerinden hâkimiyet kurup her şeyi gözetimleri altında tutmaya çalışmaktalar. O türden alimler halka derler ki, Siz dininizi bilemezsiniz, sizin aklınız bu işlere çalışmaz. Sizler bizlerin kanalıyla Allah'a ulaşmalısınız. Bizlerin vesilesiyle iyi insanlar olup cennete girebilirsiniz. Cehennem azabından bizimle kurtulabilirsiniz. Bunların tümünü bununla birlikte bizim vasıtamız ve yapabilirsiniz. Şayet bir müçtehide taklit etmez iseniz, cehenneme gidersiniz, vs. Arifler bunu şöyle değerlendirirler: "Bu duruma, din adına hâkimiyet kurmak" denir. Oysaki Allah insana akıl vermiştir. Allah direkt olarak seninle irtibat içerisindedir. Neden Allah'ı bırakıp insanların ürettiği kanunlara uyulsun ki? Kimi ariflere göre, şer'î ve fıkhî hükümler tümüyle beşerîdir. Çünkü fıkhî hükümler ihtilaflar ve doludur. Nitekim akılcı olan Mutezile alimleri de şöyle derler: Nasıl oluyor da birisi Allah'ın kendisine lütfettiği en büyük nimet olan akıl nimetini, beşerî düşüncelerden ötürü terk eder? Çünkü fıkhî ve şer'î hükümler, beşerî düşüncelerdir. Din adamları (fakihler), kendi içtihatlarını zorla Allah'a isnat ediyorlar. İşte buraya kadarki sözler, 6'ncı esas için ariflerin yaptıkları itiraz ve reddiyelerdir. 7. esas: Dinin "semavî" olduğunu kabul eden İslam alimlerinin bu görüşlerini dayandırdıkları 10 esastan 7'ncisi; "Kur'an'ın tahrif edilmediği görüşüdür." Yani onlara göre Kur'an Allah'tandır ve asla tahrif edilmemiştir. Arifler, şeriatçı İslam alimlerinin bu görüşlerini şöyle reddeder ve derler ki: Siz İslam alimleri, nebinin vefatından akabinde Kur'an'ın toplatıldığını ve her yanına 2 şahit alıp bu söz Kur'an ayetidir diyen sahabenin getirdiği her sözün, halife Osman'ın tayin ettiği kâtipler tarafından Kur'an ayeti olarak kabul edilip Kur'an içerisine dahil edildiğini söylemişsiniz. Oysaki şahitlerin hata yapma ve bir kısım ayetlerin Kur'an'a dahil edilmeme ihtimali de vardır. Ayrıca siz İslam alimleri Kur'an'ın kendisinde de Allah tarafından korunduğuna dair şöyle bir ayetin bulunduğunu delil getirip durmaktasınız: Bu zikri (Kur'an'ı) biz nazil ettik ve biz onu koruyacağız. (Hicr: 9) Yani "Allah Kur'an'ı korumuştur" diyorsunuz. Arifler bu konuyla ilgili şunu söylerler: Kur'an'ın korunması ya lafzen veya manen. Diğer bir ifadeyle; Kur'an'ın korunmasının anlamı: 'Allah'ın onu hem lafız hem de içerik olarak koruması' demektir. Yine gelenekçi İslam alimlerinin kendi itiraflarına göre "Kur'an ne lafzen ne de manen korunmuştur." Buna rağmen yine onun Allah tarafından lafzen ve manen korunduğunu iddia etmekteler. Kur'an'ın lafız olarak korunmadığı şuradan anlaşılmaktadır: İslam alimleri der ki, Kur'an'ı 7 kıraat ve okumak caizdir. Oysaki Kur'an'ın tüm sure ve ayetleri bir kez nazil olmuştur ve tek lafızla da indirilmiştir. Dolayısıyla, onun kıraati de 7 değil, tek kıraat olmalıdır. Hatta nebinin kendi döneminde bile Kur'an farklı kıraatler ve okunuyordu. Halife Osman b. Affan'ın dönemine kadar da birçok ihtilaflar ortaya çıktı ve ayetler farklı şekillerde okunur oldu. Bunu önlemek için de 3. halife Osman, tüm Kur'an'ları toplayıp yaktı. Onların içerisinden yalnızca Hafsa'nın topladığı Kur'an'ı ayırıp aldı. Hafsa ise Kur'an'ı 1. halife Ebu Bekir döneminde toplamıştı ve ayetleri yazıp bir çuvalın içine koymuştu. Çünkü o dönemde kitap, şimdiki gibi 2 cildin arasında yazılı sayfalar gibi değildi. O dönemde yazılar, düz taşlar, devenin kalça kemikleri, deri veya hurma yapraklarının üzerine yazılıyordu. 3. halife Osman b. Affan tüm Kur'an'ları yaktı. Çünkü o Kur'an'lar arasındaki lafızlar, birbirleriyle çelişikti ve farklı lehçelerle yazılmıştı. Onların tümünü Kureyş Arapçasıyla yazdırdı. Önceleri farklı lehçeler ve yazıldığı için, Kur'an'lar arasındaki anlamları da ihtilaflı olmuştu. Tüm gelenekçi İslam alimleri nebi döneminde dahi Kur'an'ı 7 kıraatle okumanın sahih olduğunu itiraf etmekteler. Elbette ki "sahih" sözünden kasıtları, Allah tarafından bu şekilde nazil olduğu değildir. Ayetler kesinlikle Allah tarafından o ihtilaflı şekliyle nazil olmamıştır. Fakat nebi, o ihtilaflı okumalara muvafakat göstermiştir. Peki Allah'tan tek lafız üzere nazil olan ayetlerin ihtilaflı bir şekilde okunmasına nebi muvafakat gösterebilir miydi? Arifler der ki: Buradan anlaşılan o ki, ayetler Allah tarafından farklı şekillerde nazil olmamış, nebi tarafından söylendikleri için, nebi de onların farklı biçimlerde okunmalarına muvafakat göstermiştir, çünkü nebi, bunun kolay bir yol olduğunu görmüştür. Yani şayet ayetler Allah tarafından indirilmiş olsaydı ve nebi de lafızların Allah'tan geldiğini kabul etseydi, ayetlerin farklı biçimlerde okunmasına şiddetle muhalif kesim eder ve tek kıraat üzere okunmasını emrederdi. Akla şöyle bir soru da gelmiyor değil: Şayet ayetler Allah tarafından nazil olsaydı, peki İslam alimleri o ayetlerin 7 ve kimilerine göre 10 kıraat üzere okunmasına neden müsaade ettiler? Oysaki farklı kıraatlerden farklı anlamlar ortaya çıkmaktadır. Örneğin Fatiha suresindeki "maliki yevmiddin" ve "meliki yevmiddin" aynı anlamı ifade etmiyor. "Melik" ve "malik" farklı şeylerdir. Yine Rum suresindeki "galebetirrum" ve "gulibetirrum" cümlesi de öyledir. Bu iki kıraat arasında da büyük farklılık vardır. "Gulibet"; meçhul fiildir ve "yenildi" anlamını ifade eder. "Galebet" ise malum fiildir ve "yenmiştir" anlamını ifade eder. Bundan dolayı bu iki kıraat arasında büyük anlam farklılığı mevcuttur. Dolayısıyla Kur'an'daki ayetler içerisindeki tüm farklı kıraatlerde hayli anlam farklılıkları mevcuttur. Ünlü müfessir Şeyh Tebresi "Tibyan" veya "Mecme'ul-Beyan" olarak bilinen tefsirinde ilk evvelden ayetleri yazıyor ve peşince de kıraatleri sıralıyor. İşte şu ayet hakkındaki Asım'ın kıraati şöyledir, İbn Abbas'ın kıraati böyledir, Mücahit şunu şöyle okumuştur vs. Böylece her ayet hakkındaki farklı kıraatleri sıralayıp duruyor. Buralardan bakıldığında Kur'an'ın lafız olarak da korunmadığını görüyoruz. Arifler der ki, "Kur'an, mana yönünden de korunmamıştır. Çünkü Müslümanların ellerinde 200'ün üzerinde tefsir mevcuttur. Oysaki Allah'ın kastı tektir. Bundan dolayı tefsirlerin de tek olması gerekir." Arifler, cevabını kendilerinin verdiği şu soruyu da sorarlar: Peki bu kadar tefsirler niçin vardır? Çünkü her bir müfessirin elinde delili vardır ve benim ayeti anlamlandırmam doğru, diğerlerininki batıldır diyorlar. Şayet Kur'an bir dua kitabı olsaydı, ondaki farklı anlamların bulunmasının bir sakıncası olmazdı. Fakat bu, kutsal metin olan Kur'an'dır, öyle dua kitabı gibi değildir. Ve bizler de Allah'ın her ayetten kastının tek şey olduğunu biliyoruz, O'nun bir ayetten 10 tane kastı olamaz. İşte bu söylenenler, Kur'an'ın tahrif edilmediğini iddia edenlere karşı arifler tarafından gerçekleştirilen reddiyedir. Ancak bizler, Kur'an'ın tahrif edildiğini ne ispata çalışırız ne de inkâr ederiz. Tespit edilmese dahi birçok rivayetlerde Kur'an'ın tahrif edildiğine dair sözler mevcuttur. Yani bu hususla ilgili Şiilerin elinde 2 bin rivayet mevcuttur. Gelenekçi Şiilerin en büyük alimleri de Kur'an'ın tahrif edildiğini söylerler. Örneğin Kuleynî "Usul-ü Kâfi" isimli eserinde, Allame Meclisi "Biharu'l-Envar"ında, Allame Nuri sadece bu hususla ilgili yazdığı ve 2 bin rivayeti topladığı "Elfeyn" isimli eserinde, Kur'an'ın tahrif edildiğini söylemişlerdir. Şiiler içerisindeki bu hususla ilgili rivayetler, "tevatür" seviyesine çıkmıştır ve bunların bir kısmının da "sahih" olduğu belirtilmiştir. Şiilerin son dönem alimleri ise bu sözleri reddederler. Çünkü Şiilerin çoğu ve Sünnilerin de bir kısmı Kur'an'ın tahrifini kabul etmeleriyle birlikte, "el-Hâce ve'l-İnsicam" (ihtiyaç ve uyum) görüşü ve insanın yaratılışı gereği Allah'a ihtiyaç duymalarından ötürü Kur'an'ı kabullenmeyi gerekli görmüşlerdir. Diğer bir ifadeyle, zaten din, "insanların birlikteliği ve bir arada uyum içerisinde bulunmaları için ortaya çıkmıştır". Ve yine insanların bu durumları, dinin değişim ve gelişiminin sebebi olmuştur. Bunlarsa, insanın Allah'a ve maneviyata ihtiyaç duymalarından dolayıdır. Sosyologlar açısından insanın ihtiyacı ya toplumsal veya akılsaldır. Örneğin insanlar puta taparlar. Akıl, putlara tapmanın batıl olduğunu söyler. Yine insanların toplumsal anlamda ganimet, cennet, ceza vs. gibi şeylere de ihtiyaçları vardır. Biz, toplumsal ihtiyaçlar içerisinden, aşağıda işaret edeceğimiz konuyu ele alıp inceleyeceğiz ve o da şudur: Gelenekçi Şiilerin ihtiyaç duydukları şeylerden biri, Ehl-i Beyt'in rivayetleridir. Yani Şiiler bir dönem Kur'an'a ihtiyaç duymuyorlardı. Kur'an'ı hayli hafife alırlardı. "Bizim buna pek de ihtiyacımız yoktur, çünkü İmam Ali ve evlatlarının bunda isimleri geçmiyor" derlerdi. Bundan dolayı da Kur'an'ın tahrif edildiğini kabul eder ve şunu da söylerlerdi: Bizim elimizde daha kritik başka bir Kur'an vardır ve o da 'Konuşan Kur'an/Kur'an-ı Natık' olan İmam Ali'dir. Peki bir milletin elinde "konuşan Kur'an" olur ise, "samit" (dilsiz) Kur'an'a sarılmaya ihtiyaç duyulur mu? Ayrıca o "dilsiz Kur'an", az da olsa sahabeyi övmüş ise o milletin öyle bir Kur'an'a sarılması mümkün olur mu? İşte bu ve bunun gibi başka nedenlerden (örneğin Kur'an'ın farklı kıraatlerinden) dolayı, onun tahrif edildiğini söylüyorlardı. Çünkü onların elinde, Kur'an'ın karşılığı olan Ehl-i Beyt vardı. Başka bir deyişle; evet, Müslümanların Allah ve ilişki kurmaya ihtiyaçları vardır. Ehl-i Sünnetin elinde de Ehl-i Beyt olmadığı ve onları Allah ve irtibata geçirecek başka bir değerleri bulunmadığı için, Kur'an'a sarılma mecburiyetinde kaldılar. Yani nebinin vefatından akabinde ellerinde bir tek Kur'an kalmıştı, bundan ötürü de Kur'an'a sımsıkı sarılıverdiler. Yine Kur'an'ı çap etmeleri (basmaları), güzel yazılar ve yazmaları, güzel sesler ve okumaları, hatta Arap olmayan Sünnilerin dahi Kur'an Arapçasını ezberleyip onunla konuşmaları ve konuştukları tüm kelimelerin Kur'an'ın fasih Arapçası olması, Sünnilerdeki Kur'an'a verilen değerin göstergesidir. Fakat Şiilerde, "konuşan Kur'an" nazarı ve baktıkları İmam Ali ve evlatları (Ehl-i Beyt) var olduğu için, Kur'an'ın tahrif olduğunu söylediler. Son dönem alimlerinden Allame Tabatabai, Ayetullah Hoi, İmam Humeyni ve Nasir Mekarım Şirazi gibileri Kur'an'a sahip çıkmaya başladılar. Çünkü ellerinde ne Ehl-i Beyt vardır ve ne de onlardan rivayet edilen hadislerin çoğu sahihtir. Büyük bir kısmı İsrailiyattır. Sözünü ettiğimiz bu alimler, Kur'an'ın tahrif edilmediği hususunda ısrarcıdırlar. Çünkü bunlar ve Ehl-i Beyt arasından uzunca bir zaman geçmiştir. Şiiler içerisindeki Ahbarî olanlar (gulat), hem rivayetlerin İsrailiyat olduğunu hem de Kur'an'ın tahrif edildiğini söylerler. Fakat Allah ve irtibata geçebilmeleri için ellerinde Ehl-i Beyt imamlarının en sonuncusu olan "gaip imam" dedikleri Hz. Mehdi'nin bulunduğunu öne sürerler. Ama Sünnilerin ellerinde "gaip imam" olmadığı için, onlar hâliyle Kur'an'a sarıldılar. Yani Sünniler Allah ve insanlar arasında ilişkiyi sağlayacak tek şeyin Kur'an olduğunu kabul ettiler. Gulat Şiiler, nerede ve ne işle meşgul olduğunu bilmemelerine rağmen, "gaip imam" ellerinde olduğu için Hristiyanlar gibi nasıl onlar İsa Mesih'in ölmeyip baba Tanrı'nın yanında yaşıyor olduğunu ısrarla söylüyorlarsa, bunlar da "gaip imam" hususunda aynı şeyi söyler oldular. Çünkü Hristiyanlar ve Gulat Şiiler, şayet Mesih'in veya gaip imamın öldüğünü kabul ederlerse, Allah ve kendi aralarındaki bağın kopacağına inanmaktalar ve "mademki aralarında kâmil bir insan vardır ve bu da irtibat sağlamaktadır, işte böyle bir insanın varlığı onları psikolojik olarak rahatlatmaktadır." Onlar derler ki; "sürekli bir şekilde bizimle Allah arasında irtibatımızı sağlayan birisi mevcuttur." İşte insan için şiddetli bir şekilde ihtiyaç duyulan şey budur (yani Allah ve kendi arasında irtibat sağlayacak bir şeyin bulunmasıdır.) Şiiler eskiden genel itibarıyla bu türden ihtiyaçlarını Ehl-i Beyt kanalıyla gideriyorlardı. Şimdilerde ise Gulat Şiiler o ihtiyaçlarını "gaip imam" kanalıyla gidermekteler. Sünniler ise o ihtiyaçlarını Kur'an (ve kimileri de sünnet) üzerinden gideriyorlar. Şayet Sünniler Kur'an tahrif edilmiştir derlerse, onların Allah ve ilişkileri kesilmiş olur. Ayrıca hem Kur'an'ın itibarı biter hem de hüccet/delil olmaktan çıkar. Artık ellerinde Allah ve irtibat kuracakları bir şey de kalmaz. Buraya kadar ariflerin, gelenekçi İslam alimlerinin Kur'an hakkındaki görüşlerini ve onlara karşı verdikleri cevap ve delillerini naklettik! 8. esas: Gelenekçi İslam alimlerinin din "semavîdir" görüşlerini bina ettikleri 10 esastan 8'incisi, "insanların semavî yasalara muhtaç oldukları savıdır." Yani derler ki, "şayet yasalar semavî kitaplar vasıtasıyla gönderilmeseydi, insanoğlu bireysel, ailesel, toplumsal ve siyasal yasalarını temin edemez ve ilkel bir vaziyette yaşamış olurlardı." Arifler, onların bu esasına şöyle bir itirazda bulunup şunu derler: Bizler Kur'an'ın tahrif edilmediğini, insanın eksik olduğunu ve vahyin getirdiği yasalara muhtaç bulunduğunu farz etsek bile, bununla birlikte bizler, nebinin asrından uzaklaştığımız gibi, nebi de bizim asrımızdan uzak bir zaman dilimi içerisinde yaşamıştır. Ayrıca Kur'an hakkında yazılan tefsirler de birbirinden farklıdır. Yine tefsirlerdeki ayetlerin anlamları da birbirleriyle çelişki arz etmektedir. Örneğin, acaba bizler Allah'ın kastının "A" tefsirindeki değil de "B" tefsirindeki anlam olduğunu nereden anlayabiliriz? Ve yine şayet bizler, örneğin Allah'ın falan ayetteki kastının kesinlikle "şu söz" olduğunu bilmez isek, o ayet bizler için bir hüccet (kanıt) olabilir mi? Çünkü bununla birlikte o ayetteki ilahî muradın ne olduğunu anladığımız takdirde o zaman Allah bize: "Ben sizinle şöyle konuştum ve şu işler için size emrettim, şu işlerden de sizi nehyettim" diyebilir. Fakat şayet ayet mücmel (net ve açık olmayan) olursa ve o sözden kastın da ne olduğu anlaşılmaz ise, öyle bir durumda muhakkak ki o sözün hükmü ıskat olur. Örneğin oğlunuza para verip "Git pazardan bana et al" deseniz, bununla birlikte ona o etin ne eti olduğunu söylemez iseniz, sığır, koyun, deve, tavuk, balık vs. eti mi olduğunu açıklamaz iseniz, o takdirde sizin bu sözünüz "mücmel" (anlaşılmaz) bir söz olur. Şayet oğlunuz o paraya sığır eti alıp getirir ise, siz ona "Hayır, ben tavuk etini kastetmiştim" diyebilirsiniz. Ya da oğlunuza, "Git bana bir kalem al" diyorsunuz, bununla birlikte onun kurşun, dolma, asetatlı, tükenmez vs. kalemi olduğunu söylemez iseniz, bu cümle de "mücmel" bir cümle olur, dolayısıyla Kur'an'daki ayetlerin büyük bir kısmı mücmel ayetlerdir ve bundan ötürü de bu kadar farklı tefsirler yazılmıştır. Bunu içindir ki, "mücmel cümlelerin" itibarının olmadığı söylenir. Çünkü mücmel cümlelerde Allah'ın maksadının ne olduğu bilinmiyor. Hatta Kur'an tahrif edilmemiş olsa dahi, şimdilik bu özelliğinden dolayı, ölüler hariç (!) kimseye bir faydası dokunmuyor. Zira, bizlerin Kur'an ve irtibatımız tefsirler üzerindendir ve tefsirler de çelişkilerle doludur. Örneğin Kur'an "Hırsızın elini kesin" (Maide: 38) der. Fakat mücmel bir cümle kullandığı için, Sünni fakihler hırsızın elinin bilekten, Şii fakihler ise parmaklardan kesilmesini söylerler. Oysaki Allah'ın kastının tek olması gerekir. Elin kesilmesinde bu denli ihtilafın olması, acaba ilahî sisteme uygun olur mu? Diğer hükümler de bunun gibidir. İşte bu 8'inci esasın da batıl olduğu ortadadır. Yani Kur'an'ın tahrif edilmediğini, tümünün Cebrail vasıtasıyla Allah'tan geldiğini, ayetlerin doğru ve Cebrail'in de sadık olduğunu kabul etsek dahi, Kur'an'daki hükümlerin hiçbir faydası yoktur. Çünkü hükümler genelde mücmeldir ve ihtilafa sebebiyet vermekteler. 9. esas: İslam alimlerinin görüşlerini temellendirdikleri 10 esastan 9'uncusu; "Kur'an hükümleri kıyamete kadar ilk günkü gibi sabit kalacaktır" görüşüdür. Yani onlar, hatta bu hususta peygambere şu hadisi de nispet vermişlerdir: Muhammed'in helal ettikleri kıyamete kadar helal, haram ettikleri de kıyamete kadar haram olarak kalacaklardır. Dolayısıyla Kur'an'ın hükümleri hep sabit olacaktır. Arifler ise bu esasa şöyle bir itirazda bulunur ve şunu söylerler: "Tefsirlerin tek olduğunu, Kur'an'ın tahrif olmadığını ve Allah'ın ayetlerdeki kastının malum olduğunu farz etsek bile, Kur'an'daki hükümlerin ilk günkü gibi sabit kaldığını söylemek doğru değil ve akla da muhaliftir. Zira nebinin kendi döneminde ve 23 yıllık bir zaman diliminde onlarca ayetin hükmü nesih edilmiştir. Yalnızca "kılıç ayeti" dedikleri: "Onları (size karşı savaşanları) yakaladığınız yerde öldürün." (Bakara: 191) ayet nazil olunca, 200 ayetin hükmü nesih/iptal edilmiştir. Oysaki Mekke'de nazil olan ayetlerin tümü de barış, birlik-beraberlik vs. den bahseden ayetlerdirler. Örneğin: - "Sizin dininiz size, benim dinim bana." (Kafirun: 6) - "Müşriklerden yüz çevir." (Hicr: 94) - "Çünkü sen bununla birlikte öğüt vericisin, sen onlara zor kullanacak değilsin." (Gaşiye: 21-22) Barış, birlik ve beraberlikten bahseden ayetler, yukarıda bahsettiğimiz "kılıç ayeti"nin nazil olmasıyla birlikte iptal oldular. Yani kıtal ayeti gelince ve müşriklerle mukatele/savaş farz kılınınca, diğer sulh ayetlerinin hükümleri de iptal oldu. Artık "Sizin dininiz size, benim dinim bana" (Kafirun: 6) diye bir şey kalmadı. Hatta müşrikler bile bu konuya itirazda bulunup dediler ki, "bu hükümlerin (barış ve savaş gibi 2 zıt hükmün) birbirleriyle çelişik arz etmesi doğru değildir." Nitekim Kur'an bile onların itirazlarını şu şekilde nakleder: Biz bir ayeti değiştirip yerine başka bir ayet getirdiğimiz zaman Allah ne indirdiğini bilmiş iken kafirler peygambere 'Sen bununla birlikte bir iftiracısın' dediler. Hayır, öyle değil, onların çoğu bilmezler. (Nahl: 101) Yani müşrikler dediler ki "Bu nebi, Allah'a yalan isnadında bulunmuştur. Allah bir gün evvelden öyle, bu gün itibarıyla böyle gibi farklı hükümler vermez." Kimi ayetin başında bir hüküm veriliyor, aynı ayetin sonunda da o hüküm nesih ediliyor. İşte tüm bunları tespit etmemiz lazım. Hristiyanlar; "Kur'an Allah'tan gönderilmiş olsaydı, onda nasih ve mensuh ayetleri olmazdı" derler. Ben de onlara diyorum ki, tam aksine, nasih ve mensuh ayetlerinin Kur'an'da yer alması, Kur'an'ın iftiharlarındandır. Çünkü Kur'an, bununla, rasyonel davrandığını ortaya koyuyor. Yani ilk başlarda Müslümanların zayıf oldukları dönemlerde onlara barış içerisinde olmalarını emrediyor ve "Sizin dininiz size, benim dinim bana" (Kafirun: 6) diyor, bununla birlikte sonraları Müslümanlar güçlenince ve baskınlara maruz kalınca, onlara kendilerini müdafaa etme hakkının bulunduğunu hatırlatıyor. Dolayısıyla bu durum, Kur'an'ın güzelliklerindendir. Fakat mesele şuradadır: Zamanlar (ortamlar) değiştiğinde hükümler de değişir ve değişmesi de gerekir. Nebinin döneminde de öyle oldu. Yani ortamlar değiştikçe hükümler de değişiverdi. Fakat sonraları, nebinin vefatından günümüze dek, gerçekler olduğu gibi yerinde kaldı ve herhangi bir değişim olmadı. Yani yönetimler yenilenmedi, medeniyet gelişmedi, bakanlıklar kurulmadı, yasalar olduğu gibi yerinde saydı vs. Oysaki âlem yerinde durmadı ve hep değişti. Örneğin şimdiki dönemde askerî hareketlerin herhangi bir anlamı yoktur. Mesela Saddam Kuveyt'e bir askerî saldırıda bulundu. Tüm dünya devletleri onun aleyhine harekete geçti ve Saddam'ı cezalandırdı. Yani şimdiki dönemlerde askerî harekette bulunmak, o toplumlara ceza olarak dönmektedir. Fakat nebi dönemindeki gazveler (askerî hareketler) yalnızca bununla kalmıyor, erkekleri öldürüp kadın ve çocukları da esir alıyorlardı. Aslında bu iş, bu döneme göre birer vahşet ve ilkelliktir. Kısacası hem gerçekler hem de hükümler bundan böyle değişmiştir. Şayet Kur'an'ın tahrif edilmediğini, ayetlerin anlamının tek ve anlaşılır olduğunu söylesek bile, aradan 1400 yıl geçtikten akabinde Allah bizden o hükümlerin aynı şekilde devam etmesini istemiyordur ve bunu istemesi de fıtrata ve akla muhaliftir. Hasılı bu gün itibarıyla nebi gelse, acaba Kur'an'ın aynısı mı nazil olurdu? Cihat, kılıç, ganimetler, esir almalar, köle ve cariye elde etmeler vs. olur muydu? Yoksa tam tersi nebi 57 İslam ülkesi arasındaki sınırları kaldırıp, pasaport ve vize işlemleri gibi şeyleri iptal mı ederdi? Ehli zimmetin cizye vermesi gerek, yoksa öldürülürler mi derdi? Müşrik ve kafirlerin tümünü imha edin diye mi emrederdi? Acaba nebi, böyle akıl ve yaratılış dışı işlere tevessül eder miydi? İşte bu 9'uncu esasın da batıl olduğu ortadadır. 10. esas: Gelenekçi İslam alimlerinden dini "semavî" olarak kabul edenlerin, görüşlerini bina ettikleri 10'uncu esas: "Kur'an hitaplarının hakiki hitap olduğu görüşüdür!" Yani onlar der ki, Kur'an'ın hitapları "haricî hitaplar" değil, "hakiki hitaplardır." Arifler de onlara şöyle bir itirazda bulunurlar: Kur'an'daki ahkamların sabit olduklarını, nasih ve mensuh ayetlerin bulunmadığını farz etsek dahi, Kur'an'ın hitaplarının 'hakiki' değil, 'haricî hitaplar' olduğunu görmekteyiz. Bu iki hitap şeklinin farkı şudur: "Hakiki hitap"; doğrudan ve samimi bir şekilde gerçekleştirilen iletişimi ifade eder. Bu türden hitaplar; genel itibarıyla içten olur, duygu ve düşünceleri doğru bir şekilde yansıtır. Örneğin, bir arkadaşınıza veya aile üyenize doğrudan ve samimi bir şekilde konuştuğunuzda, "hakiki hitap" şeklinde konuşursunuz. Bu tür bir iletişimde, dürüstlük ve açıklık, her zaman ön plandadır. "Haricî hitap" ise; resmî veya dolaylı bir şekilde gerçekleştirilen iletişimi ifade eder. Bu türden hitaplar, genel itibarıyla daha resmî ve bazen de daha yüzeysel olabilir. Örneğin, iş ortamınızda bir meslektaşınıza veya tanımadığınız bir kişiye konuştuğunuzda "haricî hitap" kullanabilirsiniz. Bu türden iletişimde kibar ve saygılı bir dil kullanılır. Yani "hakiki hitap" daha içten ve doğrudan yapılırken, "haricî hitap" daha resmî ve dolaylıdır. Kur'an'da örneğin "Ey iman edenler" diye buyurulur. Bu söz, bir "haricî hitaptır." Yani bu ayet, yalnızca o dönemdeki iman eden şahıslara hitap değildir. Her zamana ve her keseye hitaptır. Kur'an'ın hitapları da diğer hitaplar gibi geneldir. Kısacası, dünyadaki örfün hitapları, insana hitap ettiği zaman muayyen şahsa veya şahıslara hitap eder. Fakat Kur'an'da geçen "Ey iman edenler", "Ey kafirler" vs. gibi cümleler, genele hitap eder, boşluğa ve havaya hitap etmez. Fakat gelenekçi İslam alimleri derler ki, Kur'an yalnızca hakiki şeylere hitap eder. Oysaki arifler Kur'an'ın haricî şeylere hitap ettiğini söylerler. Yani arifler der ki, Kur'an tüm dünyaya hitabette bulunduğunda, "haricî hitabette" bulunur, belirli bir şahsı veya şahısları kastetmez. Gelenekçi İslam alimleri açısından "hakiki hitabet"; bir üçgenin 3 kenarı veya dörtgenin 4 kenarı gibi, geometrik gerçekler gibi olan hitaplardır. Bu şekildeki hitaplar, Adem'den kıyametin kopacağı güne kadar böyledir. Yani aynen illet ve malul (sebep ve sonuç) yasaları gibidir. Kur'an'ın hitapları da aynen gerçek olan meseleler gibidir. Oysaki gerçekte Kur'an'ın tüm hadiseleri, Arap edebiyatına tabidir. Yani Arapçada fail (özne) merfudur (dammelidir), meful (nesne) mensuptur (nesiblidir), nekire (belirsiz isimler), marife (belirli isimler), mecaz, istiare (mecaz anlamında kullanmak) vs. gibi şeylerin tümü de Arap lügat kavramına tabidirler. Dünyadaki tüm diller ve bu gelişmeyle paralel olarak Arapça dili, hitabette bulunduğu zaman, "haricî hitabet"te bulunurlar." İlmî bir dil ve konuyu şöyle izah etmek mümkündür: Hermenötik (yani anlam verme/yorumlama felsefesi); saadet asrının sabitlerini şöyle izah ediyor: Hitabın 3 rüknü/esası vardır: Biri mütekellim (hitabette bulunan)dır. (Hitabette bulunan Allah da olabilir, amir, melik ve baba da olabilir.) İkincisi mütelakka (muhatap)tır. Üçüncüsü kelam (hitap)dır. Yani hitabın yalnızca "mütekellim" ve "kelam" gibi iki rüknü yoktur. Karşı taraf (muhatap) da kelamın içerisine dahildir. Örneğin birisi kendi eşine şöyle bir hitapta bulunuyor: "Sevgilim, bana su getirir misin?" Bu adam eşine bir hitapta bulunuyor. Çünkü ona "sevgilim" diyor. Bunun bu sözünden anlaşılan o ki, yabancı bir hanıma hitap etmiyordur. Çünkü yabancı bir hanıma "sevgilim" derse bu, edep dışı olur. Ayrıca, böyle bir durumda başkaları ona itirazda bulunurlar. "Sen ne münasebetle yabancı bir hanıma 'sevgilim' dersin?" derler. Zira "sevgilim" sözünü bununla birlikte ya eşin veya kızın için kullanabilirsin. Baba da oğluna bir hitapta bulunabilir. "Bana çay getir", "sınavına çalış" veya "dersine çalış" vs. diyebilir. Ama bu şekildeki bir hitabı, bir müdüre, öğretim üyesine veya yabancı birine yapamaz. Onlarla konuştuğu zaman, ahlaklı, edepli ve düzgün konuşmalıdır. Daha doğrusu oğluyla konuştuğu gibi onlarla konuşamaz. "Mütelakka" (muhatap) da "hitap"ın içerisine dahildir. Kur'an'da Allah, vahşi ve ilkel bir topluluk olan Arap milletine de hitap ediyor. Araplar kimi zaman aksilik yapıyor ve bundan dolayı da Kur'an, kimi zaman onlara şöyle bir şiddet uygulamasında da bulunuyor: - "Ey iman edenler. Seslerinizi peygamberin sesinden daha fazla yükseltmeyin." (Hucurat: 2) - "Evlere kapılarından girin." (Bakara: 189) Demek oluyor ki ayetler belirli olaylara, belirli zaman ve kültürlere bakarak nazil oluyor. Bu durum, yalnızca peygamberin kendi dönemine de şamil olmayabilir. Ondan 50 veya 100 yıl sonrasına da şamil olabilir. Çünkü Arap topluluklarında bu zaman zarfında pek de o kadar değişimler olmadı. Fakat fetihler gibi bir kısım değişiklikler oldu. Günümüze kadar da binlerce değişimler baş gösterdi. Diyebiliriz ki hatta aslında insanın mahiyeti dahi değişti. Dolayısıyla, Kur'an'ın hitapları da eskimiş oldu. Bundan dolayı, şayet Kur'an'ın hitaplarının "hakiki hitap" olduğunu kabul eder isek, günümüzdekiler de aynen o dönemde onlar gibi Kur'an'ın muhatapları oluverirler. Bunun böyle olmadığını ve Kur'an'ın hitaplarının "haricî hitap" olduğunu kabullendiğimiz için, hâliyle Kur'an'ın hitapları bizleri kapsamamaktadır. Bundan dolayı Kur'an'a "elveda" edebiliriz. Kur'an'ı kapatıp bir sandık içerisine koyabilir ve nebiye de aynen bir öğretmen gibi saygımızı gösterebiliriz. Bir insan Cumhurbaşkanı olsa da nasıl ilkokul öğretmenine saygılı oluyor ve ona karşı saygıda kusur işlemiyor ise, aynı şekilde bizler de nebiye ihtiram göstermeli ve ona karşı kusur işlememeliyiz. Gerçek şu ki tüm nebilerle birlikte bizim nebimiz de saygın kimsedir. Fakat "ben onlardan bağımsızım" diyeceksiniz. Çünkü Allah size de akıl vermiş ve akıl da günümüze kadar hayli başarılar elde etmiştir. İnsan hakları, hukukun üstünlüğü, ahlak vs., aklın ürettiği şeylerdir. Özellikle de günümüzde bundan böyle aklın hiçbir şeye ihtiyacı kalmamıştır. Tam tersi, şayet Kur'an ve nebinin eski hükümlerine sarılır isek, ister istemez terörist oluruz. Yani amacın dışına çıkmış bulunuruz. Oysaki bizler Allah'a yönelmek istiyoruz ve nebinin o dönemin ilkel şartlarına göre getirdiği eski hükümlerine uyar isek, vicdanı terk etmiş oluruz. Oysaki vicdan Allah'ın içimizdeki canlı nurudur. Bunu terk edip eski şeylere sırtımızı dayayabilir miyiz? Elbette ki nebinin başımız üzerinde yeri vardır ve saygındır. Fakat şimdilik onun getirdiklerine ihtiyacımız yoktur. Çünkü nebi develerin bulunduğu dönemde gelmiş ve insanları doğrulara davet etmiştir. Fakat o dönemlerde develer faydalı hayvanlardı diye şimdiki dönemde de mi onlarla yolculuğa çıkmamız gerekir? Hayır. Artık zaman, hızlı tren, vapur, uçak ve arabayla seyahat etme zamanıdır. Laik insanların sürekli olarak İslam'ı küçümseyip durmaları da doğru bir davranış değildir. Ahlak kurallarına da uymaz. Çünkü bizim kültürümüz budur. Doğrusuyla yanlışıyla bu bizim kültürümüzdür. Tüm âlemde de bu böyledir. Yani kültürler ya doğrudur veya yanlıştır. Fakat öyle böyle her millet bir kültüre sahiptir. Hatta tüm dinlerde hurafeler ve hatalar vardır. Bundan dolayı kendi kültürümüzü karalamamız doğru değildir. Dolayısıyla, bizim için kritik olan konu şudur: Biz, bu Kur'an'ın muhatabı değilizdir. Buna kıyamete kadar ısrarla sarılmamızı vurgulayanlar din adamlarıdır. Oysaki tüm dünya değişmiştir. Yalnızca kendi durumlarından razı olanlar, din adına dükkân açanlardır. Din üzerinden insanlara hâkimiyet kuranlardır. İnsanın aklı ve vicdanı olduktan akabinde, bundan böyle din adamlarına da ihtiyaçları kalmaz. Ne humus verirsiniz ne de onların fetvalarına ihtiyaç duyarsınız. Fetvaları iptal olur. Çünkü onların bu hâkimiyetleri ortadan kalkar ise, kendilerine bir iş bulup onun peşince giderler. Biz, buraya kadar 10. esasın da batıl olduğunu anladık. Yani Kur'an'ın hitabı bizlere yönelik değildir. Bizden önceki zamanlara aittir ve bu zaman, o zaman değildir. Allah bize akıl ve vicdan vermiştir. Zamanımız, o ilahî nuru (vicdanı) güçlendirmemiz için salih ameller işlemeye müsaittir. Bizler aynen enbiya gibi İslam gelmeden önceki dönem gibi olabiliriz. Çünkü enbiyanın başı olan nebi Muhammed de İslam gelmeden ve Kur'an gönderilmeden evvelden, Allah ve nasıl irtibat kurup o seviyeye gelmiş ve vahye mazhar olmuş ise, bizler de vicdanımızı, aklımızı, fıtratımızı kullanarak onun gibi olabiliriz. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer bölge görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. dinariflerhasan kanaatlıHasan Kanaatlı Independent Türkçe için yazdıHasan KanaatlıPerşembe, Ekim 8, 2026 - 12:30Main image: 

Fotoğraf: Pixabay

TÜRKİYE'DEN SESLERrelated nodes: Arifler açısından "şeriatçı ve gelenekselci din alimlerinin" algısındaki "din"in batıl oluşu ve delilleri! (I)Type: newsSEO Title: Arifler açısından gelenekselci din alimlerinin algısındaki "din"in batıl oluşu ve delilleri! (II)copyright Independentturkish: 
Bu haberi paylaş: Facebook Twitter WhatsApp
L
Bu Haberi Hazırlayan
Lumout Medya
Lumout Medya haber ekibi tarafından derlenen bu haber, editoryal standartlarımız çerçevesinde hazırlanmıştır.
08 Ekim 2026, 13:05 36 dk okuma 127 görüntülenme

Yorumlar 0

Yorum Yap

0 / 1000