Dinin alternatifi var mıdır?
GÜNCEL SON DAKİKA MANŞET

Dinin alternatifi var mıdır?

Yenilik/modernite insanlar için kaçınılmazdır. Dolayısıyla tüm topluluklar ellerinde olmadan modernite ve tanışma ve bu sürece girme mecburiyetindeler. Habere ilişkin edinilen son bilgilere göre, herkes ve her topluluk için modernite kaçınılmaz bir kaderdir. Aslında modernite müspet ve olumlu bir şeydir, bununla birlikte menfi ve hatalı boyutları da vardır. Gündeme gelen gelişmeye göre, ayrıca bu

L
Lumout Medya 31 Ekim 2026, 15:01
406 30 dk
Yenilik/modernite insanlar için kaçınılmazdır. Dolayısıyla tüm topluluklar ellerinde olmadan modernite ve tanışma ve bu sürece girme mecburiyetindeler. Habere ilişkin edinilen son bilgilere göre, herkes ve her topluluk için modernite kaçınılmaz bir kaderdir. Aslında modernite müspet ve olumlu bir şeydir, bununla birlikte menfi ve hatalı boyutları da vardır. Gündeme gelen gelişmeye göre, ayrıca bu hususta modernite ve geleneksel kültür arasında da çatışmalar söz konusudur. Bizlerin ve kültür sahibi her insanın bu sorunları halletmesi gerekir. Modernite tabii ve olağan şeydir, aynen insanın çocukluğundan gençliğine geçişi gibi bir ara dönemdir. İnsanların moderniteye karşı bir tür menfi düşünceleri de olabilir. İnsanlar, belirli bir seviyeye ulaştıktan akabinde bu dünyada kendi din, inanç ve kültüründen başkalarının da bulunduğunu anlıyor ve yine kendi düşüncelerinden daha fazla güzel ve daha faydalı olabilecek fikirlerin bulunduğunu da fark ediyor. İnsanın bu durumu, aynen bir köyde yaşayıp tüm düşünce ve kültürünün o köyün düşünce ve kültürü ve sınırlı olduğu, hatta binek araçlarının dahi tabii araçlar olduğu, bununla birlikte şehre gelip yeni bir hayat ve düşünce ve karşılaştığında, bunların tümünün kendisinde olanlardan daha iyi ve daha üstün bulunduklarını anlayıp, bu sefer de kendince bunlar arasında karşılaştırmalar yapmaya başlamasına benzer. Yani her insan, eski sahip olduğu düşünce ve imkânlar ve yenilerin arasında mukayeselerde bulunur. İşte bizler de günümüzde bunları yaşıyoruz. Daha doğrusu bizler, bu karşılaştırmalar sonucuna yeniler ve yenilikler ve eskiler arasında cebelleşip duruyoruz. Daha açık bir ifadeyle, yeniliklerden önceki durum ve yenilikler arasında gidip geliyoruz. Böyle bir durumda din adamları ve dindarlar, eski durumlara bağlılık gösteriyor ve onların tümünün doğru olduğunu kabul ediyorlar. Daha doğrusu onların tümünün Allah'tan olduğunu söylerler. Örneğin onlara sorsanız ki "Demokrasi nasıl bir şeydir?", derler ki "Küfürdür." Yani Batı'dan geldiği için küfürdür, İslam'da böyle bir şey yoktur. Fakat İran'daki Şiiler, Irak Necef ilim havzasına gelip dinî tahsil yaptıklarında, Irak'ın yönetimi Sünni Saddam'ın elindeyken, demokrasinin nimetlerinden yararlanıp ders okumak için "Demokrasi vaciptir ve şer'idir" diyorlardı. Bunu 1970'li yıllarda orada olduğum için çok iyi hatırlıyorum. Gerçek şu ki gerek geçmişte ve gerekse günümüzde İslam'ın temeli "Allah'a kulluk" üzerine kuruludur. Yani "İnsan kuldur." Fakat bu dönemde temel ve dayanaklar değişmiştir. Şimdiki dönemde bundan böyle insanlar özgürdürler ve kendi haklarından söz eder olmuşlardır. Oysaki "kul insanın" hak ve hukuku yoktur. Onun yalnızca "teklifi ve mükellefiyeti" vardır. Dinî liderinin yanına gidip, nedensiz ve niçinsiz olarak "teklifini" öğrenir o kadar. Çünkü onlar bir kuldur. Bu bakışta (yani kendini kul görmede) şöyle bir tehlike vardır: Birincisi: Bu görüş insanın özgürlüğünü yıkar, insanı kul yapar ve onu mesh eder (değişikliğe uğratır). Çünkü kul insan, özgür insan değildir. İkincisi: O türden insanda sorumluluk bilinci oluşmaz. Nitekim IŞİD gibi kul olanlarda sorumluluk olmaz. Onlar aynen bir çocuk gibi olurlar. Şayet bir müftü o türden birine "Git falanı veya filan kesimden olanları öldür, bunu böyle yaparsan yerin Cennet'tir" derse, o da "Neden ve niçin?" demeden gidip o fetvayı icra eder, bununla da aklını, insanî özgürlüğünü ve ahlâkî sorumluluğunu yok etmiş olur. Bu gibi durumlar, yalnızca insanın kendini "kul" olarak tasavvur ettiği ortamlarda gerçekleşmiş olur. Din adamları genelde insanları kulluğa davet ederken, bununla gurur duyar ve "Biz insanları kulluğa çağırıyoruz" derler. Yani derler ki: Biz insanları şehvetlerine/nefislerine kölelikten Allah'a kulluğa davet ediyoruz. Ve yine sürekli Kur'an'da Nebiler hakkında "İbadellah/Allah'ın kulları" sözünün geçmesinden gurur duyduklarından bahsederler. Hatta dışarıda minarelerde okunan ezanlarda değil, içeride kılınan namazlarda ve okunan hutbelerde de "Eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resulühü/İnanıyoruz ki Muhammed O'nun kulu ve elçisidir" derler ve bu cümleyi halka da dedirtirler. Geleneksel İslam âlimlerinin "kulluk/ubudiyet" konusundaki hatası şuradadır: Kulluk/ubudiyet, irfanî bir konudur, onun siyasi, sosyal, ailevi ve iktisadî konular ve ilintilendirilmesi doğru değildir. Yani insan, yalnızca irfan açısından Allah'a kul olabilir, diğer işlerdeki kullukları ise kanunî değil, ahlâkî kulluklardır. Yani hiçbir halife veya fakih Allah tarafından atanmış değillerdir, dolayısıyla onların verdikleri emir veya fetvalar "vacibu'l-itaat/itaatı farz" değildir. Onların emirlerine itaatin farz oluşu kimi rivayetlerde geçmiştir ama bu rivayetlerden en fazla yararlananlar Sünni ekolüne mensup Müslümanlar olmuşlardır. Nitekim Sünnilere göre "Emir/yönetici, zalim, fasık ve facir de olsa, insanların sırtını kamçılayıp mallarını ellerinden de alsa ve zulümler de etse, yine de ona itaat farzdır" derler. Buralardan bakıldığında, görüldüğü gibi Allah'a kul olmak, diğer şahıslara/emîrlere/fakihlere de kul olmaya dönüşüyor. Bundan daha tehlikeli olanı da fakihlere karşı gerçekleştirilen kulluktur. Yani o anlayış, insanı din âlimlerine de kul ediyor. Çünkü insanlar dinî hükümlerin tümünü din adamlarından alıyor ve bunun için de onların kulu oluyorlar. Fakihler insanlara "Akılcılık ve özgürlüğe gerek yoktur, biz ne dersek siz onu yapın vs." derler. İşte bunlar, beyni ve düşünceyi donuklaştıran şeyler olmalarıyla birlikte, çok da tehlikelidirler. Dinin kadim dönemlerde "kulluk" üzerine bina edilmesi güzeldi. O dönemlerde siyasi, sosyal ve ahlâkî bütün hareketler din üzerine kuruluydu. Nebi, din üzerinden birbirinden farklı ve birbirine düşman olan kabileleri bir araya getirdi ve onlardan müteşekkil bir ülke yönetimi kurdu. Bu bakış açısıyla ve "La ilahe illallah" esasıyla din faydalıydı. Allah'a kulluk, nebiye de kulluktu. Çünkü Kur'an, "Allah'a ve resule itaat edin" (Nisa: 59) diyordu. Nebi de bu yeni kurduğu toplumu ve devletini "mutlak itaat" üzerine tesis etti. Bu "mutlak itaat" ise o günkü yargı mercii güce (yönetici olan Nebi'ye) itaat idi. Hatta Kur'an bu hususu şöyle beyan etmiştir: Hayır, (sandıkları gibi değil,) Rabbine ant olsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklarında seni hakem kılıp akabinde senin verdiğin hüküm hakkında kalplerinde bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar. (Nisa: 65) İnsanların itaati ve kulluğu, bu dereceye kadar istendi. Evet, Nebi muhlis ve Allah ve irtibatlı bir şahsiyetti, bununla birlikte bu inanç (yani Nebi'ye itaat inancı), insanı götürüp Emevî, Abbasî ve onlardan sonraki sultan ve yöneticilere (Ulü'l-emirlere) de "kul" yapmaktadır. Çünkü bunlar Kur'an'ın "İtaat ediniz Allah'a, itaat ediniz resule ve emir sahiplerine de" (Nisa: 59) ayetini kendi lehlerine de yorumlamaktalar. İşte bu, çok tehlikelidir. Bu bakış, insanı yalnızca siyasi meselelerde götürüp yargı mercii gücün karşısında "kul" etmiyor, bundan daha tehlikeli olanı, onları "fakihlerin fetvaları" karşısında da kul etmiş olmasıdır. Merhum Şeyh Naini şöyle der: Dinî istismar, siyasi istismardan daha tehlikelidir. Çünkü dinî istismar kalplere nüfuz eder ve düşünceleri kilitler. İktidarı elinde bulunduran biri insanı katledebilir veya zindana atabilir, ama onun düşüncesine, kalbine, inanç ve duygularına hükmedemez. İşte fakihlerin insanlara hükmetmesi, insanların onların elinde bir oyuncağa dönüşmesidir. Ayrıca fakihler de kendi aralarında farklıdırlar ve fetvaları da "beşerî fetvalardır." O fetvalarının üzerinde de maslahatların etkileri vardır. (Bildiğiniz üzere şahsî, zatî ve fetvaî maslahatlar vardır.) Bundan dolayı diyebiliriz ki "Allah'a kulluk", kul anlayışında olup da o inancı taşıyanları "insana kulluk"tan kurtarmıyor. Hatta insanda "kula kulluk" duygusunu geliştiriyor. Kadim zamanda "tevhit dini" birleştirici bir dindi, çünkü ilk ortaya çıktığında insanlar birbirlerinden farklı putlara tapıp farklı şeylere inanıyorlardı. Tevhit dini de gelip onları bu girdaptan çekip kurtardı. Fakat son dönemdeki Müslümanlar, aynen ilk dönem cahiliye insanlarının durumuna geri dönmüşlerdir. İslam ülkelerinin tamamına yakını öyle olmuştur. Irak, Afganistan, Suriye, Yemen, Pakistan vs. tümüyle öyledir. Bunlarda da eski putperest şirk döneminde olduğu gibi düşmanlık, çekişme, kan dökme vs. gibi menfi durumlar başını alıp gitmektedir. Artık tevhit dininin topluma herhangi bir katkısı söz konusu değildir, o düşmanlıklar da akıl dışı şeylerdir. Hatta Şii-Sünni kaynaklarda şöyle bir rivayet geçer: Allah'ın dini akıllar ve yönlendirilmez. Yani Nebi'ye gelip bir şey sorduklarında ve o da o şeyi açıkladığında, açıkladığı bu şey de onu soranların aklına uymadığında, Nebi de onlara "Bu, Allah'ın hükmüdür, Allah'ın hükmü de akıl ve yönlendirilmez (izah edilmez)" diye söylediği de oluyormuş. Örneğin enbiya kıssaları bu tür şeylerle doludur. Mesela Kur'an'ın naklettiğine göre Hızır, suçsuz bir çocuğu öldürüyor. "Niçin öldürdün?" diye itiraz edilince de "Gelecekte baba ve annesine muhtemelen eziyet edebilir" diye cevap veriyor. Aynı şekilde Nebi İbrahim de oğlunu kesmek istiyor. Bu işler kolay işler değildir, hatta kötü örnek teşkil edebilen işlerdendir de diyebiliriz. Tarihi süreç içerisinde Türkiye'de veya herhangi bir İslam ülkesinde eline bıçağı alıp "Ben de İbrahim gibi oğlumu kurban etmek istiyorum" deyip böyle bir teşebbüste bulunanlar da olmuştur. Ya da bazılarına sorulsa ki "Sen de oğlunu Allah yolunda kurban etmek ister misin?" Dindarlığı coşa gelip "Evet, isterim" diyen saf insanlar da yok değildir bu dünyada. İşte teröristliğin temelini oluşturan şeyler de aslında bu kıssalardır. Yani bir insanda Allah rızası için falan şahsı (ona göre müşrik birini) veya birtakım kimselerin katledilmesine dair şayet yakîn hâsıl olmuş ise, örneğin "Halife, sahabe vs.'ye küfretti de kâfir oldu" gibi delil olmaksızın boş fetvalar verip, vakit kaybetmeksizin o şahsın veya o kesimin katlinin vacip olduğu söylenir. İşte bu tehlikelidir. Daha doğrusu Allah'a kulluk, şayet Allah ve sınırlı kalırsa bu güzeldir ve şayet kula kulluğa dönüşür ise işte o çok tehlikelidir. Nitekim bu durum yalnızca orada da kalmıyor, tüm toplumsal musibetler aslında buradan kaynaklanıyor. Allah'a kulluk döneminde insanlar dalgalar şeklinde dinin safına geçiyorlardı, ama kula kulluk dönemi başlayınca, bu sefer de tam tersi insanlar dalgalar şeklinde dinden uzaklaşmaya başladılar. Dinden kaçışları önlemek için de "vicdanı" esas kabul etmeli ve öyle davranmalıyız. Nitekim ahlâkî hayatta da asıl olan vicdandır. Yani insanın dinsiz yaşaması mümkündür, bununla birlikte ahlâksız ve vicdansız yaşaması mümkün değildir. Çünkü ahlâk ve vicdanın hem bireyin hem de toplumun üzerinde müspet etkileri vardır. Hatta siyaset ve ekonominin de üzerinde etkileri vardır. Dolayısıyla ahlâk zaruridir, nitekim aynı şekilde hukuk da zaruridir. Batı'da en fazla hukuka vurgu yapılır. Asıl olan da hukuktur, çünkü ahlâk, hukuktan ortaya çıkar. Biz Müslümanların kültüründe de bunun tam tersi mevcuttur, yani bizde asıl olan ahlâktır ve her şeyde "ahlâkı" esas kabul ederiz. Sonra da hukuku bu ahlâk üzerine tesis ederiz. Nitekim dinin de aslı ahlâktır. (Bu konuda başka değişik görüşler de vardır, bununla birlikte bize göre dinin aslı ahlâktır.) Din, insanları ahlâka davet için gelmiştir. Nitekim bir hadiste Nebi'nin şöyle söylediği nakledilir: Ben ahlâk yüceliklerini tamamlamak üzere geldim. Nitekim İslam'dan evvelden Arap topluluğunda din diye bir şey yoktu ki "dinî ahlâk" da olsun. Fakat örfî, toplumsal, pragmatik ve maslahatsal ahlâk kuralları mevcuttu. Kimi düşünürlere göre "vicdan", dinin alternatifidir, çünkü o görüşe sahip olanlarca din, bundan böyle expayır olmuştur (kullanma tarihi geçmiştir.) Onların iddialarına göre din, aynen istiridye gibidir. İstiridyenin içerisinde her zaman bir inci tanesi bulunur, o da "Allah'a imandır", yani "İnsani değerlere imandır." İsa Nebi de Yahudiler ve tartıştığında bunu söylüyor. İsa Nebi'den "Senin dininin özeti nedir?" diye sorulduğunda, "Allah'ı sevmek ve kendim için sevip istediğimi, başkaları için de sevip istemektir" dedi. Dinin özeti budur. Dolayısıyla sevginin dışında kalan her şey değişkendir. Kimi düşünürler dinin alternatifi "vicdandır" dediğinde, dinlerin özünün bu olduğundan dolayı bunu söylerler. Yani bütün dinler insanın vicdanına arz olunuyor, şayet insanın vicdan ve aklı onu kabul eder ise, o din doğru kabul edilir. Şayet vicdan ve kalbi onu kabul etmez ise, o din reddedilir ve batıl olarak addedilir. Kısacası derler ki, dine hükmeden, insanın vicdanıdır. Örneğin ayette müminlerin şöyle söyledikleri nakledilir: Ey Rabbimiz. Biz, 'Rabbinize iman.' edin diye imana çağıran bir davetçinin çağrısını işittik de iman ettik. (Âl-i İmran: 193) Bu ayet üzerinden hareketle, birisi kalkıp da "Biri bizi Marksizm'e imana çağırdı, biz de ona iman ettik" veya "Biri bizi Nazizm'e, ırkçılığa, Hinduizm'e, Şamanizm'e iman edin diye çağırdı, biz de iman ettik" diye bir iddiada bulunursa bu doğru değildir. İman etmede illaki bir delilin bulunması gerekir. O takdirde ayetin içerisinde gizli bir cümlenin bulunması gerekir ve o da şudur: (Biz de o imanı vicdanımıza arz ettik ve o da kabul etti) biz de öyle iman ettik. (Âl-i İmran: 193) Yani ayetteki o şahıs bize şu mesajı veriyor: Her inanca davet edenin inancına iman edilmez. Ancak delil üzerinden iman edilir. Bizim Allah'a iman etmedeki delilimiz de o inancı vicdan ve aklımıza arz etmektir. Akıl ve vicdan bu davetin doğruluğunu kabul ve Allah'a inancın putlara imandan daha doğru olduğunu tasdik ettikten akabinde, biz de o daveti kabul ettik. Diğer bir ifadeyle o şahıs bize şunu söylemek istiyor: Nebi bizleri putlara tapmayı terk edip Allah'a tapmaya davet etti. Biz de onun bu davetini akıl ve vicdanımıza arz ettik, onlardan bunun doğruluğunun onayını aldıktan akabinde biz de o Nebi'nin davetine iman ettik. Musa Nebi de aynısını gerçekleştirdi. Kavmine 10 emir getirttiğinde onların Allah'tan olduklarını dile getirdi. Bu emirleri kabul edin dedi. Yani bu emirleri aklınıza ve vicdanınıza arz edin. Onlar da öyle gerçekleştirdi. Akıl ve vicdanları o 10 emrin doğruluğunu onayladıktan akabinde onları kabul ettiler. Demek ki dinde asıl olan vicdandır. Dinî hükümleri vicdanına arz edeceksin, çünkü hükmeden vicdandır. Kur'an'da insanlara gelen dinin veya devletin hükümlerini akıl ve vicdana arz etmek ve ilgili yalnızca yukarıda naklettiğimiz bu ayet (Âl-i İmran: 193) mevcut değildir, bunun dışında birtakım ayetler daha vardır. Önceden de söyledik ki, şayet dinin hükümleri aklın ve vicdanın hilafına olursa, o din sakıt olur (yürürlükten kaldırılır) ve itibarını yitirir. İçerisinde bulunduğumuz dönemde de dinin hükümlerinden akla ve vicdana uygun olan hükümler tabii ki yaşamalıdırlar. Örneğin insanlara, baba anneye saygı, yetimleri koruma ve haklarına saygı gösterme, bunların tümü de akla, vicdana ve adalete uygundurlar. Fakat şu içerisinde bulunduğumuz zamanda bir kısım değişiklikler olduğu için, dinin de birtakım hükümlerini kabullenmek mümkün değildir. Ama bu, bizlerin vakit kaybetmeksizin dini terk etmemiz anlamında olmamalıdır. Yani Şii, Şiiliği terk etmemeli ama vicdanlı olmalıdır. Sünni de Sünniliği terk etmemeli ama onun da vicdanlı olması gerekmektedir. Yahudi, Hıristiyan, Hindu, Zerdüşt vs. tüm inanç sahipleri inançlarını terk etmemeli, ama vicdanlı olmalıdırlar. Bu esası (vicdan ve ahlâkı) terk etmeyerek birinin Hindu, Hıristiyan, Yahudi, Müslüman, Şii, Sünni vs. kalmasının hiçbir sakıncası yoktur. Daha açıkçası din bir "kimlik"tir, insanın "mahiyet"i değildir. Tehlikeli olan "din"in, "insanın insanlığı" ve "her şeyi" kabul edilmesidir. Düşmanlık, kıtal, teröristlik vs. gibi şeyler bu tür bakıştan kaynaklanıyor. Bu görüşleri de din adamları insanlara telkin etmişlerdir. Oysaki din, insanı teşkil eden boyutlardan yalnızca biridir. İnsanın akılsal, toplumsal, ahlâksal, sanatsal, estetiksel, özgürlüksel vs. gibi birçok boyutları mevcuttur. İnsanı teşkil eden boyutlarından biri de kulluk, ibadet ve Allah ve irtibat kurma boyutudur. Ama bu söylediğimiz boyutlar içerisinde yanlış uygulandığı takdirde en tehlikeli olanı, "semavî sömürü" diye isimlendirdiğim "din" boyutudur. Yani "semavî sömürü", "arzî sömürü"den daha tehlikelidir. Bu semavî sömürü, insanın diğer alanlarına da yayılıp, onun diğer boyutlarına da hükmediyor. Yayıldığı takdirde de siyaset, ekonomi, eğitim, kısas, recim, ceza hukuku vs. gibi şeyleri de dincilleştiriyor, bunların tümü dincilleştiği takdirde de ortaya Taliban, IŞİD, Boko Haram vs. gibi terör odakları çıkmış oluyor. "Avam dini" ve "dincilik" ayrı şeylerdir. Avam insanlar dinden yalnızca oruç, namaz, hac, zekât vs. gibi amelî konuları anlar ve bunlar tümüyle bireyseldirler. Fakat en tehlikelisi, toplumsal ve ideolojik olan "dincilik"tir. Bu anlayıştaki din, insanın kendi farizalarını başkalarına yüklemesidir. Toplumu Taliban veya IŞİD'e çevirmektir. Bu algıdaki din, hukuku ve özgürlükleri yok etmektir. Yine bu algıdaki din, sonunda ne eder eder insanı bozar. Aynen filmlerdeki gibi insanı "zombi"ye dönüştürür. (Zombi, filmlerdeki virüs kapan hastalıklı adamlara denir.) Günümüzdeki bu din de aynen zombi filmindeki virüsün bulaştığı insanlar misali Müslümanları Taliban, IŞİD, Selefi, Vehhabi, Boko Haram gibi örgütlerin durumuna salmıştır ve tümünü de terörist etmiştir. Yani bu din, bulaştığı insanları nesh etmiştir (zatını değiştirmiştir.) Bu algıya yakalananlar kendi düşünce ve inançlarını toplumdaki herkese bulaştırmaya çalışmaktalar. Tüm resmi açıklama ve kültürleri iptal edip, yalnızca kendi algılarındaki inancın kalmasını istemekteler. Bunlar sürekli "din"den söz ederler. Fakat hangi mezhebin algısındaki din? Faraza Şii mektebin algısındaki dinde bile birçok anlayışlar mevcuttur, Sünni din algısında da öyledir. Aynı şekilde Yahudi ve Hıristiyan dinlerinin kendi içlerinde de birçok farklı algılar mevcuttur. Dolayısıyla şu semavî sömürünün karşısında yeni bir şey tesis etmek gerek. Elbette ki bunu da Batı'yı taklit ederek söylemiyoruz. Batılılar da kendi sistemlerinden şikâyetçiler. Fakat insanların insanlıkları vicdanlarındadır. Vicdansız insan, insan değildir. Dinsiz insan olur ve hatta iyi bir insan da olabilir, bununla birlikte "ahlâksız ve vicdansız insan" olmaz. Olursa şayet, o bozuk insandır. Bundan dolayı biz, insanın vicdan sahibi olması hususuna vurgu yapıyoruz. Dedik ki dine alternatif olarak bununla birlikte vicdan olabilir. Bir şeyin alternatifi, bir tür o şeyin aynısı demektir. Bu durum, attan otomobile veya çamur evden betonarme eve geçiş yapmak gibidir. Bu, bir tür şekli değiştirmektir. Biz "vicdan"ın yalnızca dine alternatif olduğunu söylemiyoruz, "vicdan"ın dinin cevheri, aslı ve özü olduğunu da söylüyoruz. İnsan dini terk ettiğinde ve onda bu cevher (vicdan) kaldığında, bu da yeterli olmaktadır. Descartes'ın dediği "Düşünüyorum, o hâlde varım" sözü gibi, yani "vicdan" varsa o hâlde "din" de vardır. Yine arifler şöyle derler: "Şeriat, tarikat, hakikat, marifet" kuralı içerisinde, insanın ilk başta şeriata, yani namaz, oruç, hac vs.'ye ihtiyacı olur. Fakat bu yeterli değildir, bunlar başlangıçtadır. Şeriattan akabinde tarikat kazanç. Tarikat da nefisle cihat etmektir, yani nefsi ahlâksal rezilliklerden tezkiye etmektir. İnsanın vicdanı güçlendikten ve ilâhî nur onun kalbine yargı mercii olduktan akabinde, üçüncü aşamada insan "insanî vicdan"a sahip olur. Yani hakikate ulaşmış bulunur. Buna Budistler "Nirvana" derler. Yani insan hakikate ulaştıktan akabinde kâmil bir insan oluverir. Artık dine ihtiyaç duymaz. Din bir araçtır, insanı yüce mertebeye ulaştırmak için bir vesiledir. İtikat yüzde 100 hak değildir ve insanı değiştirmez, bununla birlikte onu bir menzile ulaştırır ve bu menzil de bizi daha üst bir mertebeye yükseltir. Yani biz, itikada sarıldığımız takdirde (aynen İslamcıların İslam'a sarılmaları gibi, ömürlerinin sonuna kadar da öyle kalıyorlar), onu son dönemimize kadar sahiplenmemeliyiz. Bu itikatlar, aynen insanı uzaya götüren bir roket gibidir. Roket ise uzay aracını dünya çekiminden kurtarmak içindir, şayet bu cazibiyetten (dünya çekiminden) kurtulmaz ise, bu durum uzay aracı için bir tehlike oluşturur, uzay aracının yanma ihtimali bulunur ve yere çakılır. Din de roket gibidir. İnsanı yüceliklere çıkartmak içindir. Belirli bir noktaya geldikten akabinde, bundan böyle dini terk etmek lazım, aynen roket misali, şayet terk edilmez ise yanar. Yani teröristlik, sevgisizlik, tefrika, zıtlaşma vs. vesilesiyle o din, mensuplarını yakıp yok eder. Laikler sürekli dini yargılarlar, bununla birlikte onların yargıları resmi açıklama boyutludur. Yani Kur'an'ın ayetleri arasındaki tenakuzlarını, ilim ve bilim ve çelişikliğini, belâgatsızlığını ve akıl ve bağdaşmayan yönlerini yargılarlar. Ama asıl mesele bunlar değil, dinin varlık yönüdür. Yani laiklere göre asıl mesele din varlığının insan düşüncesine, zihnine ve insanlığına menfi yönden etki bırakma meselesidir. Onlara göre şayet insan dine sarılır ise durum böyle olur. Çünkü dinin varlık tehlikesi, insanı diğerlerinden ayıran "akıl", "özgürlük" ve "ahlâk" gibi 3 özelliğinin tümünde etki bırakır. İnsanın insanlığını oluşturan şey, zaten bu 3 temel özelliktir. Şayet bir insan akılsız ve ahlâksız olur ve özgürlüğü bulunmazsa, o takdirde günümüzün insan görünümlü hayvanı olur. Din adamları ise halka şöyle derler: "Allah'ın dini akıl ve ölçülmez." Bu söz ve aklı devre dışı bırakıyorlar. Öte taraftan da aklın önemini açıklarken şöyle derler: Aklın önemi, insanları masuma ulaştırmasındandır. Sünnilerde ise aklın önemi, onun insanları Kur'an ve Sünnete ulaştırmasındandır. Yani akıl insanları masuma veya Kur'an ve Sünnete ulaştırdıktan akabinde bundan böyle onun bir önemi kalmıyor. Bu sefer de mutlak kulluk ve itaat başlıyor. Bu da aklı iptal edip bir kenara bırakmaktır. İnsanı "insan" yapan birinci temelin akıl olduğunu çok kısa bir şekilde dillendirdikten akabinde, şimdi de onu insan yapan ikinci ayağını (özgürlüğü) izaha çalışalım: Din adamları ilk baştan "Sen kulsun, özgür değilsin" derler ve senin Allah'a kul olmanla yetinmezler. Oradan da yargı mercii gücün (yöneticinin) ve fakihlerin kulluğuna götürülürsünüz. Fakihlerin kulluğuna götürüldüğünüzde de onların verdikleri fetvalarla nice zulümlere maruz kalırsınız. Mezhep kavgaları, düşmanlık edinmeler, insanları ötekileştirme, cihat adı altında kurulan IŞİD, Taliban, Boko Haram vs.ler, tümüyle fetva veren fakihlerin eserleridir. Birisi şöyle anlatıyor (yaşanılmış bir olaydır.): Bayanın biri gelip bir fakihe şöyle bir şikâyette bulundu: Benim kocam namaz da kılmıyor, humus/zekât da vermiyor, hatta humus/zekât konusunu alaya da alıyor. Benim buna karşı görevim nedir? Fakih onu ikna edip yuvasını dağıtmaması gerekirken şöyle demiş: Hemen çocuklarını da alıp o evden çıkman gerekir. Bu andan itibaren zaten senin nikâhın boştur ve onunla evli kalman da caiz değildir. O zavallı kadın da onun bu emrine kullukta bulunup yuvasını dağıtıp gitmiştir. İşte bu türden kulluk çok tehlikelidir. O kadın, onun o fetvası yüzünden hem kendi hem de koca ve çocuklarının geleceğini karartıp hareket etti. Oysaki o fakih o kadına şunu söyleyebilirdi: Senin için öyle bir kocanın evinde yiyip içmek helâldir, sana da çocuklarına da bir günahı yoktur. Günahı işleyen o kocandır. Sizler ise onun günahını üstlenecek değilsiniz. Sünni ve Şii kesim içerisinde humus veya zekâtı hafife bölge veya o hüküm ve alay eden büyük bir çoğunluk mevcuttur. Böyle olanları da maalesef vakit kaybetmeksizin mürtet ilan edip katlini vacip görüyorlar. "Özgürlük" o kadar kritik ki İmam Ali onun hakkında şöyle der: Kendinden başkasına kul olma, Allah seni özgür olarak yaratmıştır. Yani İmam Ali şunu der: Bu dünya alışverişin bulunduğu bir pazardır. İnsanlar bu pazar yerine geldiklerinde kimisi kendini satar ve öyle ayrılır, kimisi de kendini satın alıp özgürleştirir. Kur'an'da da şöyle buyurulur: Biz insana yolu gösterdik (ve özgür kıldık), ya yola girip şükredecektir veya girmeyi kabul etmeyip küfre girecektir. (İnsan: 3) "Özgürlük" ilâhî sistemin bir parçasıdır, hatta bitki ve hayvanlar dahi bu özgürlük nimetinden yararlanmaz iseler, arzu edilen seviyeye ulaşamazlar. Şimdi de insanı "insan" yapan üçüncü temel olan "ahlâk"tan kısaca söz edeceğiz. Din adamları "ahlâk"ın yalnızca "dinî ahlâk"tan ibaret olduğunu kabul etmişlerdir. Bunu da o denli önemsemişlerdir ki bir topluluk içerisinde şayet birisi örneğin laik veya sosyalist olur ise, onunla irtibat kurmayı, gelgitte bulunmayı, kız alıp vermeyi haram kabul etmiş ve şayet o adamın hanımı İslâmî kurallara bağlı birisi ise, kocasından boşanması için ona baskı dahi yapmışlardır. Bunun örnekleri birçok İslam ülkesinde mevcuttur. En fazla da Mısır'da söz konusudur. Mısır'da laikliği savunan birçok akademisyeni ya öldürdüler ya zindana tıkadılar veyahut da tövbeye davet ettiler. Örneğin Prof. Dr. Nasip Ebu Zeyd, Prof. Dr. Necip Mahfuz, Prof. Dr. Ali Abdurrezzak vs. bunlardan bazılarıdır. Bu türden halkın akil insanları, o cahil fakihlerin fetvaları yüzünden ya Mısır'ı terk ettiler veya öldürüldüler. Sudan'daki Mahmut Muhammed Taha da öyle oldu. İnsanları kul eden ve bozan bu türden dinin ilacı da yoktur. Bundan dolayı biz şöyle düşünüyoruz: Tüm dinlerin cevherini (asaletini) oluşturan şeye (vicdana) sarılmamız gerek. Vicdan olmaz ise insan, 'insan' olamaz. İnsan, toplum ve birey olarak "ahlâkî vicdan" olmadan varlığını devam ettiremez. Evet, insan, tıpkı Japon, Çin, Kore vs. toplulukları gibi dinsiz olarak da bireysel ve toplumsal hayatını devam ettirebilir, çünkü din, zatî değil, arızî bir şeydir. Din aynen İnci'nin dış kabuğu istiridye gibidir. İstiridyeyi kırıp onun içindeki inciyi almak lazım. İstiridye yalnızca o inciyi koruyan bir kabuktan ibarettir. Dinde aynen öyledir ve bir ceviz kabuğu gibidir. Cevizin içinden istifade etmek için onun kabuğunu kırıp atmak lazım. Aksi takdirde cevizin özüne ulaşma imkânı bulamayız. Şu kadarını söyleyebiliriz ki "insan", inansa da inanmasa da "insandır." Allah insandan inançlı olmasını değil, "vicdanlı" olmasını ister. Budistler vs. Allah'a iman etmemiş olabilirler, bununla birlikte ahlâk açısından insanların en iyilerindendirler. Japonlar da öyledirler. Bundan dolayı "vicdanî ahlâkın" dinin alternatifi olduğunu söylüyoruz. Örneğin Hindistan'ın kurucusu Mahatma Gandi de yalnızca bir insandı. Hindu dinine dahi inanmıyordu. Hindistan'da Hindular ve Müslümanları birleştirmek için yaptığı çalışmalardan dolayı rahatsız olan bir dindar Hindu(.) tarafından katledildi. Mahatma Gandi yalnızca vicdanlı bir insandı o kadar. Kerbela'da Yezid'in ordusuna karşı İmam Hüseyin'in de söylemiş olduğu "Bizde boyun eğmek yoktur" sözü, onun vicdanından kaynaklanan bir sözdü. Yani İmam Hüseyin bu kıyamı niçin yaptığına dair İbn-i Ziyad ve Yezid'e bir sürü akli ve nakli deliller getirme gereği görmedi. Bu kıyamının yalnızca vicdanından kaynaklandığını ortaya koymak için bu sözü dile getirdi ve yine o sözüyle, bu kıyamı vicdanı ona emrettiği için yaptığı mesajını sundu. Vicdanlı insanlar her kültür ve her toplumda vardır. Onlara farklı isimlerle hitap edilmiştir. Örneğin onlara Japonlar "Somari", Fransızlar "Şövalye", Araplar "Feta", Türkler "Yiğit", Çinliler "Brosli" ve İspanyollar da "Don Kişot" derler. Eflatun şöyle güzel bir söz söyler: Üç şeyin üç uşağı vardır. Hakikatin uşağı filozoflardır. Hayrın uşağı ahlâklılardır. Güzelliğin uşağı da şair ve sanatçılardır. Şair ve sanatçılar 'güzellikte' Cemali (Allah'ın güzelliğini) görürler. İnsanoğlu bu üçüncü yol üzerinden yürüyüp kemalata ulaşabilir ve mükemmelliği yakalayabilirler. Şair, edebiyatçı, sanatkâr, romancı ve hikâyeciler, insanı güzelleştiren ve kemalata götüren işler ortaya koyarlar. Bunlar, dinî malzeme kullanmadan, insanları Allah ve cehennem ve korkutmadan ve Cennet ve de hırslandırmadan insanları eğitiyorlar. Bu edebiyatçılardan örnek alınacak biri de Mısırlı, babası Arap, annesi bir Türk olan Mustafa Lütfi el-Menfulut'un yazdığı "Şiir" namındaki eseridir. Bu eser Fransızca'veya çevrilmiştir. Kitabının sonunda şu konu geçer: Mustafa Lütfi el-Menfulut ölüm döşeğindeydi, eşi gelip ona şöyle dedi: Ya Mustafa! Sen çok değerli ve saygın bir insandın. Fakat çok düşman edindin. Niçin insanlarla normal geçinmedin? Mustafa da ona şu cevabı verir: Benim için en kritik olan şey, özgürlüğüm ve bağımsızlığımdır. Bu söz, değerli insanlar için bir örnek teşkil eder. İnsanların "insanlığına önem vermeleri için" söylenmiş kritik bir sözdür. İşte Allah'ın insandan istediği de budur. İnsanın şerefeli ve saygın oluşudur. Kısacası Allah insanın ahlâksız, bağımlı, tutsak, akılsız ve vicdansız bir dindar olmasını istemiyor. Dindar insan, gerçekte özgür olmayan insandır. Yani Cehennem ve Allah ve korkutmak ve bu korkulardan dolayı insanı ibadete icbar etmek, böylelikle de onu ahlâk sahibi yapmak mümkün değildir. Çünkü cebir ve ahlâklı olunmaz. Ahlâk insanın batın, kalp, zat ve derunundan gelmeli ki insan ahlâklı olsun. Ahlâk, zorluk kullanmayla ve telkin etmeyle de olmaz. "Hür" insanın ahlâkı ve "kul" insanın ahlâkı da birbirinden farklı şeylerdir. Bizler "vicdanı" söz konusu edince, hür insanların ahlâkını istiyoruz, çünkü hürlerin ahlâkı zatlarından kaynaklanır. Vicdanlarından doğar, dışarıdan onlara icbar edilmez, cennet hırsı ve cehennem korkusundan da kaynaklanmaz veya toplum, yönetici ve fakihlerin baskısıyla da oluşmaz. Bunların oluşturduğu ahlâk, "kul insanların" ahlâkıdır. Biz diyoruz ki Allah dahi bizim kul insanlar olmamızı istemiyor. Allah diyor ki siz, ahlâkınızda hür olmalı, benimle hürler gibi muamele etmelisiniz, kullar gibi değil. Şayet bizler Allah ve kul gibi muamele eder isek, Allah da bizimle kul gibi muamele yapar. Yani biz, kul insanlar olmayı kabul etmiş oluruz. Biz ahlâk derken, hür insanların, şerefli ve saygınların ahlâkını diyoruz. "Vicdanî ahlâk", seçkinlerin ahlâkıdır, çünkü bu türden ahlâk, onların özgürlük ve zatlarından kaynaklanıyor, dışlarından onlara yüklenmiyor. Ve yine toplumdan veya Cehennem korkusundan veya cennet tamahından kaynaklanan ahlâk, "ahlak" olmuyor. Kısacası bu türden ahlâk, insanın maneviyatından kaynaklanıyor. İnsanlar bu türden ahlâkı ve insanî değerleri ve yaşamında kıyam edip harekete geçiyor. Madde ve çıkar üzerinden hayatını ayakta tutma imkânına sahip olamıyor. Şayet dünyalık, çıkar, şöhret, şehvet, makam vs. gibi şeylerin peşince koşarsa, insanlığı bozulur ve ziyana uğramış olur. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer bölge görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. dinİslamahlakVİCDANhasan kanaatlıHasan Kanaatlı Independent Türkçe için yazdıHasan KanaatlıCumartesi, Ekim 31, 2026 - 15:00Main image: 

Fotoğraf: Steve Long/Unsplash

TÜRKİYE'DEN SESLERType: newsSEO Title: Dinin alternatifi var mıdır?copyright Independentturkish: 
Bu haberi paylaş: Facebook Twitter WhatsApp
L
Bu Haberi Hazırlayan
Lumout Medya
Lumout Medya haber ekibi tarafından derlenen bu haber, editoryal standartlarımız çerçevesinde hazırlanmıştır.
31 Ekim 2026, 15:01 30 dk okuma 406 görüntülenme

Yorumlar 0

Yorum Yap

0 / 1000