Son Dakika: İlmin vakarı, marifetin şairi ve iki sırdaşın vefası
I. İntisap, ayrılık ve ortak bir gönül hüznü Şu gök kubbe altında her fani ömür, nihayet bir nefesle tükenir. Yapılan açıklamaya göre, fakat bazı müstesna şahsiyetler vardır ki bu dünyadan göçerken geride sadece bir nam değil; çağlayan bir ilim mirası, koca bir coğrafyanın hafızası, zarafetle işlenmiş mısralar ve hakikate adanmış bir vakar bırakırlar. Bugün talebesi ve mesai arkadaşı olmanın şeref
I. İntisap, ayrılık ve ortak bir gönül hüznü Şu gök kubbe altında her fani ömür, nihayet bir nefesle tükenir. Yapılan açıklamaya göre, fakat bazı müstesna şahsiyetler vardır ki bu dünyadan göçerken geride sadece bir nam değil; çağlayan bir ilim mirası, koca bir coğrafyanın hafızası, zarafetle işlenmiş mısralar ve hakikate adanmış bir vakar bırakırlar. Bugün talebesi ve mesai arkadaşı olmanın şerefini paylaştığımız iki gönülde, kelimelere sığmayan ortak ve ağır bir sükût hüküm sürüyor. Gündeme gelen gelişmeye göre, bingöl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ndeki teşrik-i mesaimiz sırasında dekanlığımızı yürüten; celali ilimden, cemali hilm ve tevazudan beslenen aziz hocamız Prof. Dr. Abdülaziz Beki dâr-ı bekâya irtihal eyledi. Onun dekanlık odası bizler için alelade bir idari makam değil; Şark’ın asırlık medrese nezaketini kuşanan, akademinin soğuk ve kasvetli havasından tecerrüt etmiş sahici bir irfan meclisiydi. Eşiğine her vardığımızda yüzünde mütebessim bir çehre, dilinde muhabbetle açılan bir kapı bulur; o latif ve itimat yüklü sedasıyla ikimize birden “Sırdaşlarım…” diye seslenişini duyardık. Bir ilim yolcusu için böylesi aziz bir mürşidin dilinden bu hitaba mazhar olmak, omuzlarımıza konmuş en tatlı mükellefiyet ve bir ömür taşıyacağımız en muteber payedir. O huzur menzilinde adeta zaman dururdu. Fıkıhtan cemiyetin dertlerine, ümmetin hâl-i pür-melâlinden hususi tefekkür dünyasına uzanan hasbihallerin ardından, sesine hüznün en derin ahengi çöker; bizzat kaleme aldığı Zazaca Divan’ından mısraları gönüllerimize nakşederdi. Şiirlerini terennüm ve şerh ederken adeta kelimelerin ummanına dalar, o ilk vecd ve coşkunluk hâlini yeniden teneffüs ederdi; çünkü o divan, onun fıtratındaki mevzun tabiatın en berrak aynasıydı. Bu cezbe hâline defalarca şahit olunca gayriihtiyari şöyle fısıldardık: “Seyda; keşke idari meşgalelerden büsbütün azade olsanız, hatta ders yükünden dahi el çekseniz… Size mahsus bir halvetgâh hazırlansa, her hizmetiniz görülse de siz yalnızca Zazaca şiir ve manzumeler inşad etseniz. Çünkü bu dehayı, diller arasındaki bu fevkalade seyrüseferi bununla birlikte sizin gibi müstesna bir idrak bihakkın taşıyabilir…” Ne var ki takdir-i ilahi temennimize yoldaş olmadı. Seyda bir müddet akabinde rektör yardımcılığı vazifesini deruhte edince, o şiir yüklü, nurani ve ruhani Zazaca mütalaalarımız da tedricen sükûta büründü. Şimdi o oda tenha, o meclis sessiz, mısralar yetim ve rahleler boynu bükük kaldı… II. Şark’ın göğsünde başlayan kutlu yolculuk: Medreseden akademiye Molla Abdülaziz Hocamız, 10 Temmuz 1945 tarihinde Bingöl’ün Gözer (Şênik) köyünde, köklü bir ilim ocağında dünyaya gözlerini açtı. İlk nefesini babası Molla Muhammed Efendi’nin dizinin dibinde Kur’an, sarf-nahiv ve akaid talimiyle bölge Hocamız, çocukluk çağından itibaren Şark medreselerinin çetin bununla birlikte feyizli basamaklarını adımlamaya başlangıç yaptı. 1959–1969 yılları arasındaki o 10 yıllık çileli tahsil devrinde Simsor’da Molla Şahabeddin’den Kurdikân’da Molla Muhammed’e, Giresira’da Molla Hâvî’den muhterem ağabeyi Molla Mücahid Beki’ye; Elmalı’da Molla Sahib’den Bismil’de Molla Abdussamed Bilgin ve Molla Yâsin-i Şemmî’ye; Hanika Jorê’de Molla Muhammed Nûrî’den Uzeyr köyünde Molla Abdulhamid Halîlî’ye varıncaya dek devrin nice kutlu müderrisinin rahle-i tedrisinden geçti. Kadim usulün bütün “sıra kitaplarını” bihakkın hazmetti. Kâfiye, Molla Câmî, Lârî ve Siyâlkûtî metinlerini satır satır şerh etti; mantıkta Îsâgûcî ve Fenârî’yi, münazarada Velediyye’yi, belâgatta Muhtasaru’l-Me‘ânî’yi idrakine nakşetti. Zencânî ve Elfiyye’yi hıfzeden o zengin hafıza, adeta medeniyetimizin yürüyen bir kütüphanesi hükmündeydi. Medreseden devraldığı bu muhkem mayayı modern tahsille mezcederek 1979’da Erciyes Yüksek İslâm Enstitüsü’nden mezun oldu. Kayseri ve Yahyalı’daki din hizmetlerinin ardından Lahey Büyükelçiliği bünyesinde gurbet ellerde irşad vazifesi gördü; Kayseri Eğitim Merkezi’nde fıkıh müderrisliği gerçekleştirdi. Onun akademik seyri, gecikmiş bununla birlikte kemale ermiş mümbit bir bahardı: 1995’te doktorasını ikmal etti; sırasıyla doçentlik ve profesörlük payelerine erişti. Dicle Üniversitesi’nden akabinde 2011’de memleketi Bingöl İlahiyat Fakültesi’ne intikal ederek bölüm başkanlığı, dekanlık ve nihayet rektör yardımcılığı makamında bulundu; hem fakültemizin ruhunu inşa etti hem de bizlerin ve nice talebenin dimağında silinmez izler bıraktı. 2015 yılındaki resmî emekliliğinden akabinde dahi rahlesini asla sahipsiz, ilim halkasını asla ışıksız bırakmadı. II. Meselelere müdellel çözümler: Fıkha adanmış bir ömür Muhterem hocamız Prof. Dr. Abdülaziz Beki, fıkhı mazinin satırlarını körü körüne tekrarlayan durağan bir miras addetmezdi. Onun kavrayışı; Kitap ve Sünnet’in sarsılmaz zeminine basan, nassların hikmet ve illetlerini derinden sezen, çağın girift dertlerine dirayetle neşter vuran canlı, müdellel ve cesur bir içtihat ufkuydu. Fıkhî mesaisinin mihverini de daima asrın insanı kuşatan çetin düğümleri teşkil etti. Bu vadideki en abidevi adımı, Türkiye’de alanında bir çığır açan İslâm Hukuku Prensipleri Işığında Organ Nakli adlı eseriydi. Tıbbî, hukukî, kelâmî ve fıkhî boyutları bihakkın cemeden bu telifte Seyda; insanın dirisi kadar ölüsünün de mükerrem olduğunu teslim etmekle birlikte, bir canı ihya etme zaruretinin, azaların toprakta çürümesine feda edilemeyeceğini vukufla savundu. İslâm’ın özünü “Hâlık’a tâzim, mahlûka şefkat” kaidesinde hülasa ederek meşru şartlar tahtında kadavradan naklin caiziyetini ve bağışlanan her can vesilesinin bir sadaka-i câriye hükmünde olduğunu müdellel bir cesaretle ortaya koydu. Organın haşri ve uhrevi şehadeti gibi zihinleri kurcalayan kelâmî tereddütleri ise mükellefiyetin cisme değil ruha taalluk ettiğini şerh ederek bertaraf eyledi. Aynı ilmî salabet, iktisadi buhranlara getirdiği tahlillerde de tecelli etti. Kıymetli Evrak, İslâm’da Güncel Ticari Meseleler ve İslâm Ticaret Ahlakı gibi teliflerinde modern finansın çıkmazlarını masaya yatırdı; faiz çarkını cemiyeti kemiren bir “iktisadi kanser” olarak niteleyip kazanç-ekonomik yük ortaklığına, hakiki üretime ve sermaye-emek adaletine dayalı nebevi modeli müdafaa etti. Dönemin revaç bulan kolaycı yaklaşımlarına set çekerek kaleme aldığı o meşhur reddiyesinde akdin batıl mayasının neticeyle meşru kılınamayacağını, nassla sabit haramların niyet zırhıyla aklanamayacağını tavizsiz bir mantık örgüsüyle tescilledi. Borç ilişkilerindeki değer kayıplarının telafisinde ise ta’zîr-i bi’l-mâl kaidesini işletip cezayı faiz şaibesinden mahiyetçe tefrik etti; muamelata hem vicdani hem hukuki bir nefes aldırdı. İslâm Hukukunda Siyasi Yönetim ufkunda ise idareyi ağır bir uhrevi emanet saydı; mülkün temelini tevhid ve adalet, ehliyet ve şûra sütunları üzerinde yükselten bir nizam olarak vazetti. IV. Özel ve özenli bir not Takvimler 2017’nin Mart ayını gösterirken Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin o vakur koridorlarında, ilim yolculuğumun en mühim dönüm noktalarından biri olan doçentlik sözlü imtihanının heyecanı yaşanıyordu. Karşımda ilmine ve irfanına hürmet duyulan mümtaz bir heyet; jüri riyasetinde ise heybeti ilimden, nezaketi hilmden neşet eden aziz hocamız Prof. Dr. Abdülaziz Beki vardı. O gün o mecliste, akademik tekâmülümde üzerimde müstesna emekleri bulunan muhterem Prof. Dr. M. Halil Çiçek Hocam ve kıymetli jüri üyelerinin huzurunda cübbeyi giymek nasip oldu. Bize sadece bir unvanın değil, hakikate adanmış bir ahlakın ve vakarın da emanetçisi olmayı talim eden Seyda’mızın o günkü müşfik bakışı ve duası, ömrümün en aziz hatıralarından biri olarak dimağıma nakşoldu. Makamı âli, menzili cennet olsun. Doçentlik sözlü imtihanı jürisi — Ankara, Mart 2017 V. Gönlün inşirahı: Şair Abdülaziz Beki ve Diwon Çebexçuri Molla Abdülaziz Hocamız, nassların ve mesailin çetin düğümlerini çözen celadetli bir fakih olduğu kadar, rikkatli bir kalbe, derin bir tasavvufi neşveye ve yüksek bir şiir zevkine mâlik hakiki bir divan şairiydi. Yıllar yılı Kayseri’de, Diyarbekir’de ve nihayet ata yurdu Bingöl’de sinesinde biriktirdiği o yanık mısralar, 2015 senesinde Bingöl Üniversitesi Yayınları arasından neşredilen Diwon Çebexçuri (Çapakçur Divanı) adlı şaheserinde kemale erdi. Zaza edebiyatının klasik vadide kaleme alınmış en velut, en zengin ve muhteva cihetiyle en kâmil abidesi olan bu divan; 10 ana fasıldan, 133 şiirden, binlerce beyit, dörtlük ve bentten süzülen muazzam bir iman, edep ve irfan çağlayanıydı. Prof. Dr. Abdülaziz Beki, Diwon Çebexçuri ve Seyda’mızın o feyizli dekanlık odasında bizlere hususi bir vecd ve inşad ettiği o Zazaca şiirler, bu gün itibarıyla ikimizin de dimağında bir zikir ahengi, bir vuslat terennümü gibi yankılanmaya sürmektedir. Zira o mısralar kuru bir vezin ve kafiye kaygısı taşımıyordu; Fuzûlî’nin ciğergâhı yakan lirik feryadını, Mevlânâ Câmî’nin edep ve hürmetini, Nâbî’nin vakur hikmetini ve Melayê Cizîrî, Ehmedê Xanî ve Bediüzzaman Said Nursi’nin irfani derinliğini Zazaca’nın en duru, en fasih cevherleriyle mezceden aziz bir ırmaktı. Ne var ki anadilinin bu perişan ve sahipsiz hâli, onun hassas gönlünü derinden dağdar eder, yüreğini sızlatırdı. Zazaca’nın zirvelerinde bir kartal gibi süzülen o büyük idrak, dilin istikbaline dair derin ve haklı bir endişe içindeydi. Bu hüznünü herkesin yanında faş etmez; bununla birlikte bizimle baş başa kaldığı o has dairede, kendi evlatlarının anadillerine bigâne kalışından, onu konuşup yaşatmayışından yana dert yanar, teessürünü bizlerle paylaşırdı. O divanda aşk, alelade bir beşeri heves değil; kâinatın hilkat sebebi, insanı fenâ girdabından bekâ sahrasına erdiren ilahi bir cezbe ve sırr-ı hakikattir. Seyda’mız, aşkı yaratılışın mihverine koyduğu o muazzam beytinde bu hakikati şöyle terennüm ediyordu:
Tu ‘eşq vıraşt eşt zerê gul henzār hemd û senā tu ri Tu bulbıl kerd ‘āşıq sunbul henzār hemd û senā tu ri ◆ Aşkı yaratıp gülün kalbine yerleştirdin, sana binlerce hamd ü senâ olsun. Bülbülü sümbüle âşık eyledin, sana binlerce hamd ü senâ olsun. Hocamız için hakiki maşuk bununla birlikte ve bununla birlikte noksanlıklardan münezzeh olan Cenâb-ı Hak’tır. Fani olan, gücü tükenen, gözü ve kulağı acze düşen, toprak altında çürüyüp yok olan hiçbir varlık gönle gerçek bir Leyla olamazdı:
A Leyla ku şına hona bena māt A Leyla ku ruejêk kena vin heyāt A Leyla ku kuena bin herr bena fāt A Leyla nêrcena zêrr ir bıv’ Leyla… ◆ O Leyla ki söner de mat olur, o Leyla ki bir gün hayatı son bulur, o Leyla ki toprağın altına girip yok olur; o Leyla gönle Leyla olmaya değmez… Onun aradığı Leyla; arşın, ferşin, kâinatın ve Tûr-i Sînâ’nın huzurunda secdeye kapandığı Âlemlerin Rabbi idi. Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) olan aşkı ise divanın her satırında bir gül kokusu gibi yayılırdı. Kendini Sevr mağarasının eşiğinde bekleyen bir güvercin, kutlu Ravza’nın etrafında dönen bir pervane, Ashâb-ı Kehf’in Kıtmir’i gibi eşiğe baş koymuş bir bendesi olarak görürdü. Kırmızı gül mazmunuyla Peygamber Efendimiz’e seslenirken gönlündeki yangın mısralara sığmazdı:
Tı gulê Şıdq-i Şıddiq a tı gulê ‘edli Faruq a Tı gulê ‘eşqi me‘şuq a gula sûr gula sûr ax gula sûr Con mı fedê tu v’ gula sûr ruh mı fedê tu v’ gula sûr… ◆ Sen Sıddık’ın sadakatinin, Faruk’un adaletinin gülüsün. Sen maşukun aşkının gülüsün; ey kırmızı gül, ah kırmızı gül! Canım feda olsun sana kırmızı gül, ruhum feda olsun sana kırmızı gül… Molla Abdülaziz Hoca, doğduğu topraklara, Çapakçur vadilerine, Mergmîr yaylasına, Çan ve Gözer köylerine, bölgenin yetiştirdiği ulemaya ve mustarip halkına karşı da derin bir aidiyet ve rikkat beslerdi. Ağabeyi Molla Mücahid ve akrabası Molla Selim’in vefatı üzerine yazdığı o yürek dağlayan mersiyesinde, şöyle diyerek döktüğü gözyaşları, bu gün itibarıyla kendi irtihaliyle bütün bir memleketin sinesinde yankılanmaktadır: Dı astārê Cebāqçuri Kehkeşon ra omê wari İqlim welat ma bı tari kueşkê Cebāqçur recifya… ◆ Çapakçur’un iki yıldızı kehkeşandan yere indi; memleketimizin iklimi karardı, Çapakçur köşkü sarsıldı… VI. Axpîn Heyât ve ebediyet muştusu Hocamızın divanında öyle bir şiir vardır ki adeta ömrünün, gayretinin ve ahiret tahayyülünün hülasasıdır: Axpîn Heyât (Hayat Tarlası). “Dünya ahiretin tarlasıdır” nebevi hikmetinden mülhem bu şiirinde hoca, ömrü bir ekim ve hasat mevsimi olarak görür:
Qelem bermena kāġıt ser hesron riy xu nêkena mat Kom eşken hesron yê bester pê ahon axpin in heyāt Mı ah û hesrêt xu romıt vêr wusar axpin heyāt id Feşlê omnon id mı çinê ah û hesrêt axpin heyāt… ◆ Kalem kâğıdın üzerinde ağlar, yüzünün yaşını dindirmez; bu hayat tarlasında ahlar içinde onun gözyaşını kim silebilir? Ben ah ve hasretimi bahar vaktinde hayat tarlasına ektim; yaz mevsiminde ise yine ah ve hasret biçtim… O, ömrü boyunca kalemiyle kâğıdı nakşetti; ilmiyle, takvasıyla, yetiştirdiği talebeleriyle bu fani hayat tarlasına salih ameller ekti. Ve şiirin nihayetinde, sanki bugünleri görür gibi, ebediyet ufkundan şöyle seslenmiş ve mezar taşına kazınacak vasiyetini fısıldamıştı:
Mesāj mı ın diwûn Dımli d’ bı Kırdiki bı Zāzāki Kerrê guêr mı ser ın bınus: ‘Wa bımır zulm mirey heyāt’ Tarix in rêz Cebāqçuri pê leb ho rêza cêrin ıd: ‘Wa ummetê Muḥammed iz pê derd bicuy kêyf in heyāt’ O çāġ ‘Aziz guerıston ıd wurzen we zê ‘Uzeyr Nebi Homa ben şa Qur’on ben şa Tāhā ben şa qê in heyāt… ◆ Zazaca divanımdaki mesajım şudur; mezar taşımın üzerine yazın: ‘Kahrolsun zulüm, yaşasın adalet ve hayat!’ Ümmet-i Muhammed bu hayat tarlasında dert çekmeden neşeyle, huzurla yaşasın. O çağ geldiğinde bu Aziz kul, kabrinde Üzeyir Peygamber gibi sevinçle dirilir; Allah razı olur, Kur’an razı olur, Tâhâ (s.a.v.) hoşnut olur… Hocamızın anadiline vakfettiği o büyük himmet, yalnızca şiirin hissiyat ve tahayyül iklimiyle de mahdut kalmadı. O, dilin sadece hisseden kalbi değil, nizamını kuran aklı da oldu; bu gayretin en somut ve abidevi meyvesi olarak vücuda getirdiği Zazaca Dilbilgisi (Gramêr Zon Zazaki) kitabı, bu vefanın taçlanmış hâlidir. Bizler bizzat şahidiz ki bu muhalled eser, bu gün itibarıyla dahi yüksek lisans ve doktora kürsülerinde sahanın en temel, en güvenilir ve vazgeçilmez başvuru kaynaklarından biri olarak okutulmaktadır. Zazaca Dilbilgisi — Gramêr Zon Zazaki (Bingöl Üniversitesi Yayınları, 2015) İlmin ve lisanın hakkını teslim eden ehliyet sahibi kalemler gayet iyi bilirler ki Seyda’mızın kaleme aldığı bu gramerin mükemmeliyeti tesadüf değildir. O, menbaından kana kana içtiği saf ve sahici Zazaca birikimini, Şark medreselerinde bihakkın yoğrulduğu derin Arapça sarf-nahiv müktesebatıyla mezcetmiş; lisanın mantığını ve düzenlemeler manzumesini emsalsiz bir vukufiyetle inşa etmiştir. Bir ilim adamının, canından aziz bildiği anadiline sunabileceği bundan daha asil, bundan daha kalıcı bir vefa borcu olabilir miydi? VII. İki sırdaş talebenin duası ve vedası Ey ilmini ameliyle, amelini ihlas ve takvayla ziynetlendiren muhterem Hocamız, aziz Seyda’mız! Bize yalnızca fıkhın celadetli inceliklerini, kelâmın derinliğini, Zazaca’nın asil zarafetini talim etmediniz; bize ilmin izzetini, hocaya hürmeti, talebeye şefkatle kol kanat gerip muhabbetle “sırdaş” olabilmeyi ve dünya metaına asla boyun eğmeyen bir haysiyeti miras bıraktınız. Şimdi fani gölgenizin ardından bakarken o irfan meclisi odanızdaki sıcak hasbihallerin, sesinizdeki o yanık ve hüzünlü ahengin ve omuzlarımıza emanet ettiğiniz muazzam ilim mirasının ağırlığı altında mahzun ve boynu bükük kalıyoruz. İman ve itimat ediyoruz ki bir ömrü hasrettiğiniz Kelâm-ı Kadîm, meftunu ve aşığı olduğunuz Fahr-i Kâinat Efendimiz’in (s.a.v.) şefaati, hayat tarlasına ektiğiniz o hasbi tohumlar ve başta iki sırdaşınız olarak bizler olmak üzere geride bıraktığınız yüzlerce ilim talebesinin gönülden duaları, kabrinizde nurlu birer yoldaş olacaktır. Mekânınız cennet, makamınız âli, menziliniz sevdalısı olduğunuz Nebevi meclisler olsun. Rabbimiz sizi arş-ı âlânın gölgesinde, sevdikleriniz ve sadıklarla beraber taltif ve aziz eylesin. Gönüllerimizin en mahzun köşesinde adınız, aziz hatıranız ve o latif sesinizle kulağımıza fısıldadığınız “Sırdaşlarım…” hitabı, kıyamete dek sönmeyecek bir vefa meşalesi gibi tütmeye devam edecek. Ruhunuz şad, derecâtınız muallâ olsun. Bibliyografya Apuhan, Danyal. “Abdulaziz Beki’nin ‘Diwon Çebexçuri’ Adlı Eserinde Aşk Kavramı”, Social Science Development Journal, C. 9, S. 45, 2024, ss. 22–37. Aslan, Bedri. Şâfiî Usûlcülere Göre İstidlâl, (Danışman: Prof. Dr. Abdülaziz Beki), Yüksek Lisans Tezi, Dicle Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Diyarbakır, 2011. Beki, Abdulaziz. İslâm Hukuku Prensipleri Işığında Organ Nakli, Yüksek Lisans Tezi, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. H. Yunus Apaydın), Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kayseri, 1991 (Basım: Bekke Yayınları, Kayseri, 1993). Beki, Abdulaziz. İslâm Hukuku ve Türk Mevzu Hukukunda Kıymetli Evrak, Doktora Tezi, (Danışman: Prof. Dr. Halit Ünal), Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kayseri, 1995. Beki, Abdulaziz. İslâm Hukukunda Siyasi Yönetim, Bekke Yayınları, Kayseri, 1998. Beki, Abdulaziz. İslâm’da Güncel Ticari Meseleler, 2. Baskı, Bekke Yayınları, Kayseri, 2005. Beki, Abdulaziz. İslâm Ticaret Ahlakı, Bekke Yayınları, Kayseri, 2005. Beki, Abdulaziz. “Faizli İşlemin Enflasyon Altındaki Faizinin Caiz Olduğu Görüşüne Reddiye”, Avrupa İslâm Üniversitesi İslâm Araştırmaları Dergisi (Journal of Islamic Research), C. 1, S. 1, Rotterdam, 2008, ss. 128–136. Beki, Abdulaziz. “Klasik Medrese Geleneğinin Bingöl’ün Sosyo-Kültürel Yapısına Katkısı”, II. Bingöl Sempozyumu (25–27 Temmuz 2008), Yay. Haz. M. Mahfuz Söylemez, İbrahim Çapak, Bingöl Belediyesi Kültür Yayınları, Bingöl, 2009, ss. 673–710. Beki, Abdulaziz. Diwon Çebexçuri, Yay. Haz. Murat Varol, Bingöl Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2015. Beki, Abdulaziz. Gramêr Zon Zazaki (Zazaca Dilbilgisi), Bingöl Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2015. Dağılma, İbrahim. “Tehlilê Şiirê Axpin Heyat ê Mela Aziz Bekiyi”, Bingöl Üniversitesi Yaşayan Diller Enstitüsü Dergisi (BUYDED), C. 10, S. 20, 2024, ss. 42–50. Narin, İsmail. “Fıkha Adanmış Bir Ömür: Abdulaziz Beki Hayatı, Eserleri ve Fıkhî Görüşleri”, Bingöl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi (BUSBED), C. 6, S. 12, 2016, ss. 173–192. Varol, Murat. Diwonê Mela Aziz Cebexçuri (Metn û Tahlil), Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, (Danışman: Yrd. Doç. Dr. Abdulnasır Süt), Bingöl Üniversitesi Yaşayan Diller Enstitüsü, Bingöl, 2016. Varol, Murat. “Abdulaziz Beki’nin Diwon Cebexçuri Adlı Eserine Dair Bir İnceleme”, The Journal of Academic Social Science (ASOS Journal), Yıl: 5, S. 49, 2017, ss. 438–450. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer bölge görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. Prof. Dr. Abdülaziz BekiM. ZAHİR ERTEKİNBedreddin BasuguyM. Zahir Ertekin ve Bedreddin Basuguy, Independent Türkçe için birlikte kaleme aldılar: Prof. Dr. Abdülaziz Beki'nin aziz hatırasınaM. Zahir Ertekin & Bedreddin BasuguySalı, Ekim 27, 2026 - 11:15Main image:
Prof. Dr. Abdülaziz Beki, makam odasında
TÜRKİYE'DEN SESLERType: newsSEO Title: İlmin vakarı, marifetin şairi ve iki sırdaşın vefasıcopyright Independentturkish:
Yorumlar 0
Yorum Yap