10.10.2026
SON DAKİKA
EPDK avans ödemelerini erteledi: Hangi şirketleri kapsıyor? • Altında dikkat çeken artış! İşte haftanın en çok kazandıranları... • Gündem Yaratıyor: YHT ve tren yolcuları dikkat: Açık biletlerin geçerlilik süresi kısaltıldı • TİGEM 4 bin 427 ton mahsul buğday satacak • Türk Telekom’un milli inovasyonuna uluslararası birincilik ödülü • Bakan Uraloğlu duyurdu: Satışa ve uçuşa hazır İHA sayısı 81 bini aştı • Uluslararası Tahkim Mahkemesi'nden Rosatom lehine karar: Finlandiya tazminat ödeyecek • Bakan Bolat duyurdu: Kültür varlıklarının kaçırılmasına geçit yok! 80 bin eser korundu • Akkuyu'da 'Acil Durum Müdahale ve Yangınla Mücadele Tatbikatı' yapılacak • Voleybolda haftanın programı • EPDK avans ödemelerini erteledi: Hangi şirketleri kapsıyor? • Altında dikkat çeken artış! İşte haftanın en çok kazandıranları... • Gündem Yaratıyor: YHT ve tren yolcuları dikkat: Açık biletlerin geçerlilik süresi kısaltıldı • TİGEM 4 bin 427 ton mahsul buğday satacak • Türk Telekom’un milli inovasyonuna uluslararası birincilik ödülü • Bakan Uraloğlu duyurdu: Satışa ve uçuşa hazır İHA sayısı 81 bini aştı • Uluslararası Tahkim Mahkemesi'nden Rosatom lehine karar: Finlandiya tazminat ödeyecek • Bakan Bolat duyurdu: Kültür varlıklarının kaçırılmasına geçit yok! 80 bin eser korundu • Akkuyu'da 'Acil Durum Müdahale ve Yangınla Mücadele Tatbikatı' yapılacak • Voleybolda haftanın programı •
49,1432 54,9452 65,1343 6.643,95
İşlemeyen bir sistem var ortada ve bu, şiddeti hep daha da besleyip büyütmeye neden oluyor
GÜNCEL SON DAKİKA MANŞET

İşlemeyen bir sistem var ortada ve bu, şiddeti hep daha da besleyip büyütmeye neden oluyor

Kaygı, Hiçbir Şey Normal Değil ve Cadı Üçlemesi gibi yapımlarıyla hafıza, şiddet ve kadınların mücadelesi üzerine çalışan yönetmen Ceylan Özgün Özçelik ve sineması ve filmlerinde ele aldığı toplumsal meseleler üzerine söyleştik. Toplumsal hafızanın nasıl şekillendiğinden kadınlara yönelik şiddetin neden önlenemediğine, kadınların adalet arayışından sinema sektöründeki cinsiyet eşitsizliğine kadar

L
Lumout Medya 10 Ekim 2026, 13:02
119 23 dk
Kaygı, Hiçbir Şey Normal Değil ve Cadı Üçlemesi gibi yapımlarıyla hafıza, şiddet ve kadınların mücadelesi üzerine çalışan yönetmen Ceylan Özgün Özçelik ve sineması ve filmlerinde ele aldığı toplumsal meseleler üzerine söyleştik. Toplumsal hafızanın nasıl şekillendiğinden kadınlara yönelik şiddetin neden önlenemediğine, kadınların adalet arayışından sinema sektöründeki cinsiyet eşitsizliğine kadar pek çok konuyu ele aldığımız söyleşide Özçelik, kadınları koruyamayan sistemin şiddeti beslediğine dikkat çekti. Meselenin ayrıntılarına bakıldığında, kadınların yaşadıkları şiddet karşısında yalnız bırakıldığını, duyulmadığını ve görülmediğini vurgulayan Özçelik, "Kadına yönelik şiddet sadece Ortadoğu ülkelerine veya üçüncü dünya ülkelerine ait bir durum değil; İsveç'te de, Amerika'da da var, her yerde var ve artıyor" dedi. Kadınlar arasındaki dayanışmanın önemine işaret eden yönetmen, "Bir işgalin içindeyiz" sözleriyle kadınların görünmeyen mücadelesini aktarımda bulundu. Öte yandan, ceylan Özgün Özçelik, Independent Türkçe için Zeynep Karaca'nın sorularını yanıtladı   Toplumsal olaylar ve hafıza açısından ne kadar sağlıklı bir bilincimizin olduğu zaman zaman tartışılır. Bizi derinden etkileyen olaylarda bile "hafızasız" olmamızı nasıl açıklıyorsunuz? Çok fazla önemli olay olduğu için diye düşünüyorum. Bizimki de nihayetinde beyin. O kadar travmayı ve karanlığı nereye depolayabiliriz? Bunlarla her gün nasıl yaşayabiliriz? Bir yandan her gün yenileri ekleniyor. Tüm topraklar kanlı. Kanlı toprakların altında sayısız karanlık geçmiş var. Bizim beynimiz de hem bireysel hem toplumsal bunca katliamı, şiddeti ve kaybı kaldıramayabilir. Hayvan katliamı, doğa katliamı, tarihin, mekânların, sanatın, kültürün yok edilmesi. Dünyada her gün sayısız farklı acıya uyandığımız için nereye kadar neyi saklayabiliriz? Biz de sağlıklı kalamayız, kalamıyoruz da. Tabii ki mücadele ediyoruz veya elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Ama belli noktalarda hayata devam edebilmek için, hayatta kalabilmek için hatta küçük duraklara da ihtiyacımız oluyor. Dolayısıyla unutmamak gerekiyor hiçbir şeyi ama 24 saat onunla yaşamak da sağlıksız. Hafıza Merkezi'nin arşivsel olarak çok değerli çalışmaları oluyor. Bizim de Kaygı zamanında birlikte bir etkinliğimiz olmuştu. "Unutmak mı, hatırlamak mı?" başlıklı. Bu gerçekten o kadar uzun bir mevzu ki bunu günlerce konuşabiliriz. Evet, her şeyin farkında olmak diyeyim, daha doğrusu en önemlisi bu. Farkında olmak ve bir birey olarak ne kadarını yapabiliyorsan o kadarını yapmak, yapabilmek. Kaygı filminden bir sahne   Kaygılar, endişeler, paranoyalar ruh hâlimizin dışavurumlarından biri. Bu konularda çalışırken hangi sıkışmışlığın sonucu olarak buralara savrulduğumuzu varsayıyorsunuz? Üniversite yıllarımda, 99 ve 2000'li yıllar çok daha başka bir yerdeydim. Üstüne çalıştığım ilk uzun metraj senaryom aslında Karadeniz'de kendi doğduğum topraklarda geçen bir hikâyeydi. Çünkü orada büyüdüm, orayı iyi biliyorum. Her zaman şunu söylerler, ki buna çok inanıyorum: İlk uzun metraj filminize, en iyi bildiğiniz yerden başlayın. Özellikle senaryoyu da kendiniz yazıyorsanız. Bunun çok değerli olduğunu düşünüyorum. Eğer biz sinemacılar olarak iyi bilmediğimiz bir konu hakkında bir film yapıyorsak o dürüst bir sinema değil. Çok net. Bu şey demek değil, her zaman illa sadece kendi bildiğimiz, yaşadığımız şeyi yapmalıyız. Ama en azından bize değen, bizim derdimiz olan, içselleştirdiğimiz bir mevzuyu perdeye yansıtabiliyorsak ve seyirciyle paylaşabiliyorsak o zaman dürüst ve değerli bir eser bırakmış oluyoruz perdeye. Arşivsel değeri olan bir şey yapmış oluyoruz. Fakat ben o Karadeniz'deki hikâyeden yavaş yavaş çıktım. Neden? 20'lerimin sonu ve 30'larımın başı İstanbul hep bir değişimin içindeydi. Şehir değişiyordu, ülke yönetimi değişiyordu. Kentsel dönüşümün unutturmadaki etkisi o kadar güçlü ki! Dünyanın her yerinde iktidarlar belli araçları kullanıyor. Bu araçları nihayetinde "vatandaş"ı değiştirmek için, dönüştürmek için kullanıyor. Ve nihayetinde sistematik politikalar sonucu unutuyoruz. Bir delete (sil) tuşu var, bir de edit (yeniden düzenle) tuşu var. Onlara basa basa yeni bir vatandaş tasarımı ortaya çıkıyor ve bu tabii ki zamanla oluyor. Tam da kentsel dönüşümü kullanıp o mekânların, o sokakların, o mahallelerin değişmesi, eğitimin yeniden şekillenmesi, basının yeniden şekillenmesi... Sonuçta dünyada her iktidarın araçları, basını vardır, televizyonu, medyası... Bir de kendisine dayatılan tek sesle mücadele etmeye çalışan ama yavaş yavaş susturulan veya yok olmaya başlayan başka bir topluluk var. Dolayısıyla bütün bunların içerisindeydim ve bir resmi açıklama kanalında çalışıyordum. Yani bir resmi açıklama kanalında çalışırken istediğiniz kadar kültür sanat programı yapıyor olsun, haberin, gündemin içindesiniz. Dolayısıyla o değişimi çok daha içeriden gözlemliyorsunuz. Benim en iyi bildiğim yer aslında Karadeniz olmaktan çıkıp bir resmi açıklama kanalı olmaya başlangıç yaptı. Kentsel dönüşümün de etkisiyle, çünkü sokağa çıkıyorum, bakıyorum tarihi yapı muhafaza edilmemiş, yıkılmış. Kimliksiz, şehrin mimarisini ve ruhunu bozan bir bina dikilmiş oraya. Diyorum burada daha evvelden ne vardı, orada daha evvelden ne vardı, şurada daha evvelden ne vardı. Hatırlamıyorum. Bizim sinemalarımız, kültürümüz, hafızamız yok olmaya başlangıç yaptı. Bunu o kadar güçlü hissettim ki. Hafıza mevzusuna öncelikle mekânlardan başladım. Neden unutuyorum ben, burada daha evvelden ne vardı? Arkadaşlarıma soruyorum, aileme soruyorum, onlar da unutuyor. Sonra yavaş yavaş unutma-unutturma üstüne okumaya başladım. O noktada da şunu sorguladım. Nereye kadar unutabiliriz? Katliamları unutabilir miyiz? Evet, unutabiliriz. Bir de sonuçta yeni jenerasyonlar geliyor. Yeni jenerasyonun ulaşabildiği yazılı tarih sınırlı. Açıkçası hafızayla kurduğum temel ilişki zaten kendi hafızasızlığımdan çıktı ve bu beni korkuttu. Tam da o kaygılara, o paranoyalara belki hani biz ona paranoya diyoruz ama distopyalar aslında bugünü anlatır. Onlar aslında paranoya değil. Bugünün gerçeği. Dolayısıyla da tırnak içerisinde alternatif bir kırılma yaratmak istedim. O da işte Kaygı'yı doğurdu film olarak. Bu alternatif hikâye nedir? İşte bugünün temellerini Sivas Katliamı'nda aradığım bir hikâye. O onu doğurdu, bu şuna neden oldu. Biz bugünü Türkiye'ye geldik. Senaryoda alternatif bir Türkiye inşa edip bugünün köklerini orada aradım. Paranoya, sıkışma, o toplumsal çıldırış hâli, kişisel çıldırış hâli derken kaygılar, kaygıları doğuruyor. Ve bu kaygılar somut kaygılar. Hani bunlar "hiçbir zaman olmaz" diyebileceğimiz şeyler değil. Teker teker gerçekleşiyorlar. Kaygı filminden bir sahne   Kadınlar söz konusu olduğunda kronik bir sorunla baş başayız. Belki dünya genelinde böyle ama Türkiye'nin kendine has oluşları da var. Mesela KADES uygulamasına gelen başvuruların yüzde 60'ı gerçek olaylarmış. Bu şiddetin üretim biçimlerine yönelik neler söylemek istersiniz? Aslında ben uzun-kısa, kurmaca-belgesel-deneysel bütün filmlerimde hafıza ve şiddet çalışıyorum. Farklı dil arayışlarıyla filmlerime bunu yansıtıyorum. Kaygı'da bu kent şiddeti, politik şiddet. Bunun unutturmadaki etkisi. Sokağa çıkamama hâli. Cadı Üçlemesi'nden bir sahne​​​​​​   Sonra Cadı Üçlemesi başlangıç yaptı. Cadı Üçlemesi filmlerinin adları 13+, 15+, 18+. İlki bir kısa film biliyorsun. İkincisi deneysel bir belgesel. Üçlemenin son filmi uzun metraj kurmaca fantastik bir film. Üçüncü film yıllardır çekilemiyor. İçeriğinden dolayı yerel destek, Bakanlık şu bu alamadı. O yüzden de ilerleyemedik. Bütçesi bir bağımsız filme göre yüksek. Böyle beş kuruşsuz sete çıkayım, bunu gerilla stili çekeyim diyebileceğim bir film değil ne yazık ki. Çekilememesi beni epey üzüyor açıkçası. Ama nihayetinde kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddete dair kısa filmlerim ve bir uzun metraj belgeselim var. Hukuk okumak benim için kötü bir deneyimdi. Hiç istemediğim bir şeydi ama çok faydasını gördüm. Çünkü cezaevlerinde şiddet görmüş kadınlarla bir araya gelebildim avukat olarak. Peki bu kadınlar neden cezaevinde, sistematik şiddet görmüş olmalarına rağmen? Aslında şu yüzden, sistem onlara diyor ki senin yaptığın öz savunma değil. Biliyorsun erkekler kadınları öldürdüklerinde ufacık şeylerden iyi hâl indirimleri alabiliyorlar. Çok güçlü savunuluyorlar. Ama kadınlar kendi hayatlarını ve çocuklarının hayatlarını korumak için öldürmek zorunda kaldıklarında, kadın örgütleri hariç, yalnız bırakılıyorlar. Hatta bazen bazı kadın oluşumları tarafından da yalnız bırakılabiliyorlar. Çünkü onlar tırnak içinde katil oturdukları düşünülüyor. "Başka bir şey yapabilirdi" deniyor. Hayır, yapamazdı. Bu kabul edilebilir değil. Öz savunma bu. Ya öldürülecek ya öldürecek. Hani öyle bir şeyden bahsediyoruz. Hayatta kalmak için mecbur kalıyorsun ona. Peki oraya gelene kadar ne oluyor? Senin sorunu cevaplarsak. Oraya gelene kadar aslında kadınlar mücadele ediyor. Ailelerinin yanına dönmeye çalışıyorlar. Ayrılmaya çalışıyorlar. Boşanmaya çalışıyorlar. Sığınma evlerine gitmeye çalışıyorlar. Ama o kadar korkunç bir tablo var ki ortada. Bunu hani 4-5 yıllık çalışmalarımdan yola çıkarak söylüyorum. Ülkenin çeşitli farklı yerlerinde ve cezaevlerinde onların avukatlarıyla yaptığım görüşmeler, kadınlarla yaptığım görüşmeler, dava dosyaları, bütün bunlardan yola çıkarak söylüyorum bunu. Hepsi bir şekilde gitmeyi deniyor zaten. Ama olmuyor. Ailelerin tavırları da net, yüzde 90-95 oranında "Sen gelinliğinle çıktın, kefeninle dönersin." Boşanma davası açıyorlar. O boşanma kâğıtlarını adamlar onlara yediriyor. Şiddet daha da büyüyor, kadınların kendilerini ve çocuklarını korumak için gitme eğilimleri olduğunda. Şiddet her zaman çocuklara da yansıyor. Dünya genelinde zaten şöyle bir gerçek var. Dünya genelinde kadınlar gitmeyi denedikleri andan itibaren şiddet çocuklara da yönelmeye başlıyor. Daha da artıyor şiddet. Özellikle pandemi sonrası bütün dünyada ciddi tırmanış var ev içi şiddette. Bunun içine İtalya gibi birçok Avrupa ülkesi de dâhil. Amerika'da 5 dakikada bir bir kadına tecavüz ediliyor. Böyle düşünelim. Her yerde var bu. Sistem her yerde kadını cadı olarak yaftalıyor. Herhangi bir eyleminden dolayı. Kendini korumak için öldürme ve sonuçlanmasına da gerek yok. Kadın cadı. Bu yüzyıllardır böyle. Ben de yakamadıkları cadıların hikâyelerini anlatmak istedim. Dolayısıyla hani bir şekilde hayatta kalan kadınların hikâyelerini takip ettim. Onlarla konuştum. Cadı Üçlemesi'nden bir sahne   Gerçekten bunu gördüm. Sığınma evlerine gitmeye çalıştıkları noktada da zaten sığınma evi sayısı inanılmaz az, yetersiz. Sığınma evlerinin gizli kalması gerek ama herkes nerede olduklarını biliyor. Hatta şöyle söyleyeyim, Adana'ydı diye hatırlıyorum, minibüsün durağında "sığınma evi" diye bağırıyor şoför. Dolayısıyla işlemeyen bir sistem var ortada. Bu sistem şiddeti hep daha da besleyip büyütmeye neden oluyor. Kadını koruyan bir sistem olmadığı gibi diğer taraftaki şiddetin kesilmesine yönelik sağlıklı bir hukuksal adım, sosyokültürel adım, bunların hiçbiri atılmıyor. O yüzden de bu böyle bütün dünyada devam edecek gibi. Bu sadece tırnak içinde yok Ortadoğu ülkeleri, yok üçüncü dünya ülkeleri, öyle bir şey değil. İsveç'te de var bu, Amerika'da da var, her yerde var ve artıyor. Kadınlara has gerçeklerden biri de kâbuslarla var olmak. Toplumun ve ailenin kadına yaşattığı kâbuslar üzerine neler söylemek istersiniz? Kadınlar yalnız bırakılıyorlar genel olarak. Daha fazla yalnız bırakılıyorlar. Bunu "sahip çıkalım" anlamında söylemiyorum. Yoldaşlıktan bahsediyorum. O yoldaşlık eksikliği, duyulamama eksikliği. Mesela Ankebut dedin, Ankebut biraz şöyle ortaya çıkmıştı. Name öz savunma kabul edilen ender örneklerden biri. O anlamda çok özel bir insan. Çok özel bir örnek. Hepsi özel kadınların bence. İnanılmaz kadınlarla tanıştım çünkü. Çok etkileyici. Çok yetenekli. Bambaşka şartlar olsaydı nasıl olabileceğini hayal ettiğin. İşte biri belki stand-up yıldızı olacaktı. Diğeri belki şair olacaktı... Böyle kadınlarla tanıştım. Name'nin altını çizdiği çok kritik bir şey var. "Bir işgalin içindeyim" diyor o metinde. Ben ona aslında şunu sormuştum. Cezaevinden çıktıktan akabinde, içeride gördüğün bir kâbusu anlat, kus bize. Nasıl anlatmak istiyorsan. Onun 7 dakikalık bir ses kaydının editlenmiş, bir kısa filme dönüştürülmüş hâli Ankebut. Görsel olarak da aslında o kâbusları takip ediyoruz. Name bize şunu diyor, bir işgalin içindeyim. Biz aslında her an her yerde bir yardım çığlığı atıyoruz. Kadınlar olarak. Ama bu duyulmuyor. Yani bir yok sayılma, bir duyulmama, görmeme. Aslında sokakta giderken de var bu. Vapurda otururken karşımızda oturan kadın. Belki de biziz o. Anlatabiliyor muyum? Biziz yani o kadın. Cadı Üçlemesi'nden bir sahne   Ama o kadar çok susturulduk ki. Niye ben Cadı Üçlemesi'ni yaptım? Çocukken yaşadıklarımı yıllarca konuşamadım. Hiç söyleyemedim. Biz bunları söyleyemiyoruz. Biz bunu konuşamıyoruz. Bunu yıllar akabinde söyleyebildiğimiz noktada da bize deniyor ki neden şimdi söylüyorsun? Neden şimdi söylüyoruz acaba! Yani bunun o kadar çok nedeni var ki. Hâlâ neden o zaman konuşmadı da şimdi açıklamalarda bulundu? Yani hep kadın suçlu. Hep kadın cadı. Hâlbuki yaşadığımız şeyi biz hep taşıyoruz. Sistematik bir şey oluyor aslında bizim yaşadığımız. Ama işyerinde. Ama evde. Ama sokakta. Ama otobüste. Ama bitmiyor bizim için o durum. Duyulmaya ihtiyacımız var aslında. Yok sayılıyoruz, duyulmuyoruz ve duyulmaya ihtiyacımız var. Bir işgalin içindeyiz. Özçelik, saha çekimleri sırasında ekibiyle birlikte küçük el monitöründen çekilen sahneleri inceliyor   Film çekme tutkunuzun çok erken yaşlarda başladığını söylüyorsunuz. Hem kendi tecrübenizden hem de bir kadın sanatçının imkânlara ulaşım kaynakları üzerine bakışınız nedir? Kadın olduğunuzda her şey çarpı iki. Bir kere oradan başlayalım. Yıllara çarpı iki koyalım. Çalışma saatinize bile çarpı iki koyalım. Çünkü kadınsanız sizin en ufak bir hata yapma şansınız yok. Teknik olarak da yok. Herhangi bir açıdan yok. Erkeğin var ama. Çünkü erkek kötü bir film yapsa bile ona iyi bir şey mutlaka bulunuyor. Ya da ona sahip çıkan bir festival direktörü, ona sahip çıkan bir seyirci her zaman bulunuyor. Erkekler bir de çok çabuk "usta" olurlar mesela. Dikkat edin. Bir tane, 2 tane film yaparlar. Bilmem kim sineması olur vakit kaybetmeksizin. Ahmet'in Mehmet'in bilmem kimin sineması, bilmem ne hocamın sineması. Kadınlar 5-6 tane film yaparlar. Hâlâ daha kendilerini ispat etmeye uğraşmaktadırlar. Hiçbir şey kolay değildir. Tarihsel olarak da siliniyoruz biz. Bu Alice Guy'dan beri öyle. Hani ilk kurmaca filmi yapmış ama öyle değil gibi geçiyor tarihe. Dolayısıyla bu da yine ülkeyle ilgili bir şey değil. Bu da yine bir dünya problemi. Yani tarih sizi her şeyinizle yok ediyor. Sinema dergilerine bakın. 100 yılın filmleri listesi, bilmem ne listesi. Bir şekilde kadın görmezsiniz orada. En fazla Jane Campion'dur. En fazla bir tane Agnès Varda vardır belki. Çünkü bilmiyorlar kadınları. Çünkü kadınların sinemasını ne festivaller doğru dürüst göstermiş 100 yıl boyunca ne onlara özel retrospektifler yapılmış ne bir şey yapılmış. Dolayısıyla da tarihten yavaş yavaş silinmişler. O yüzden de küratörlerden tutun da seyirciye kadar sinemayla ilgili herkese çok iş düşüyor. Bugün sinemateklerde bile hâlâ sıkılmadık mı sürekli Bergman izlemekten? Ben bundan böyle gerçekten Güney Koreli bir kadının sinemasını görmek istiyorum. Ben bundan böyle Polonyalı animasyoncu kadının filmlerini görmek istiyorum. Anlatabiliyor muyum? Sadece yönetmenler de değil silinen. Bir de şu var. Mesela İran sinemasında bu an itibarıyla usta dediğimiz birçok adamı, gelin onların kadın öğrencileriyle konuşalım. Kadın öğrenciler yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladılar. Anlatmaya başladılar. "Bu film benim fikrimdi." Bu adamlar onların fikirleriyle Cannes'a gittiler. Kırmızı halılarda pozlar verdiler. İran sinemasının bazı öne çıkan filmleri bile aslında bir yalanın üzerine kurulu. Kadın emekleri hep yok sayıldı. Hani Me Too sonrası tabii ki bir hareket oldu. Amerika sinemasında da oldu. Dünyada da belli festivaller sözleşmeler imzaladılar. İşte sinemacı kadınların filmlerine yer verecekleri şeklinde. Ama ne yazık ki uygulanmıyor. Bir şekilde sinema tarihinin ötekileriyiz. Hayatımızın doğası hâline gelen eşitsizliklerde kadın yönetmenlerin imkânlara erkek yönetmenlerden daha zor ulaştığı bir gerçek. Sizin kendi tecrübenizde zorlandığınız alanlar nelerdi? Benim kendi tecrübelerimde ilk aklıma gelen mesele ne biliyor musun? Daha tam ilk uzun metrajı yaparken, Kaygı'nın senaryosunu çok fazla yapımcıya götürdüm. Çok fazla şunu duydum. Bu film senin için fazla. Sen basit bir şeyle başla. Basit bir şey derken? Çünkü bu süreçte basit film diye bir şeyi, nasıl tanımlayabiliriz tam olarak? Görüşmeler devam edince şunu anladım. Sen politik sinemayı erkeklere bırak. Onu anladım gerçekten. Bu beni o kadar korkuttu ki. Ürküttü yani. Kadın olarak politik sinema yapamayız. O büyük bir adım. Aşk, çiçek, böcek anlat. Şok geçirdiğim bir şeydi. Daha buradan başlıyor önemli olay. Kaygı filminden bir sahne​​​​​​​   Set için de öyle. Çok uzun bir süre mesela sette herkes görüntü yönetmenimle konuşuyordu. Erkek olduğu için. Orada zaten şeyi anladım. Ben yanlış yapıyorum aslında. Birlikte çalıştığım herkesi seviyorum. Hepsine saygım var. Ama ben Kaygı'dan akabinde departman başında kadınlarla devam etmeye çalıştım. İçeride de kadın sayısına çok dikkat ettim. Asistan olarak da. Ama departman başında kadınlarla çalışmam gerektiğinde bir kere şuradan uyandım. Çok fazla sayıda çok yetenekli kadın var. Bu kadınların asistanlık süreleri çok uzun. Erkekler 2-3 sene asistanlık yaptıktan akabinde hop departman başına geçiyor. Kadınlar da bu süre 10 sene oluyor. Yönetmen olarak bir kadınsam, o zaman benim evvelden zaten bölge açmam gerekiyor. Onların yeteneklerini, onların dünyalarını, emeklerinin görünür olacağı ortamı yaratmam gerekiyor. Bunu neyse ki vakit kaybetmeksizin anladım. O yönde devam ettim. Şu da garip bak mesela… Ben bu gün itibarıyla 46 yaşındayım. Tam 25 yıldır sektördeyim. Yine bir yere gittiğimde bu "kızcağız" için bir şey yapalım. Sen bir türlü tam ciddiye alınmıyorsun. Hâlbuki asgari düzeyde, öncelikle insan olduğun için görmen gereken bir saygı vardır ya iletişimde. O mümkün değil, olamıyor. Belediye izni için gideceksin. Bilmem ne bilmem ne için gideceksin. Bir yere sponsorluk için gideceksin. Hep yarım yamalak dinleyip bu kızcağızlara yardım edelim bari, gibi bir şey var, yardım edelim ama bunlar becerebilecek mi? Kızlar ya bunlar. Hani becerebilecek mi? Hep öyle kanıksanmış bir davranış biçimi var. O yüzden demin dedim ya, asla hata payın yok. Anlatılarınızda ve Türkiye'de bulduğunuz kadın profili hakkında ne söylemek istersiniz? Bunca kronik soruna rağmen iyiye giden bir şeyler var mı? En azından yine kendi filmlerim üzerinden söylersem. Hep hayatta kalan kadın. Mesela işte Kaygı'da bu direniş alanı hafızaydı. Bir kadın hatırladı. Hatırladı ve sokağa çıktı. Onun önemine inanıyorum. Sokağa çıkmak derken sokakla iletişimimizden bahsediyorum. Sokakta olmak. Kendini canlı ve yaşıyor hissetmek. Evlere çok kapanıyoruz. Şu an daha da kapandık hatta. Yani hem ekonomik olarak kapandık hem kendimizi daha güvende hissediyoruz gibi. Bizim aslında mahallemizle bağımız koptu. Bizim sokağımızla bağımız koptu. Bizim ne bileyim doğduğumuz yerle bağımız koptu. Kök meselesine çok kafa yoruyorum. Hani kopmamalı bir şekilde. Çünkü o vazgeçmek demek. Bir şekilde vazgeçmeyen kadınların, hayatta kalan kadınların hikâyelerini anlatmaya çalışıyorum. O yüzden de içeride ne kadar karanlık olursa olsun, içeride ne kadar haykırış, isyan, duyguların ağırlığı, zorluğu, hayatın yükü olursa olsun. Finallerimi hep bir şekilde tırnak içinde olabildiğince mutlu bir son, bir ferahlamayla bitirmeye çalışıyorum. Karakter için de bir ferahlama. Seyirci için de bir ferahlama. Bunun önemine inanıyorum. Çünkü umudu kaybedersek elimizde hiçbir şey kalmayacak. Elimizde sadece o var. Kurmaca da olsa, belgesel de olsa filmlerim, yani gerçek insanlar da olsa, kurmaca karakterler de olsa onlar için umut alanı olsun istiyorum. Hep buna yönelik çalışıyorum açıkçası. Nefes alacağız, nefes almaya devam edeceğiz. Varlık sebebimiz. Kendini gerçekleştirmeye giden yolun başında neler gördünüz kadınlar üzerine çalışırken ve bu yolda sizin hikâyenizde de ortak temalara bölge açıyor muydu? Kesinlikle şunu gördüm. Mesela Cadı Üçlemesi 15+'yı yaparken cezaevlerini ziyaret ettiğimde, tabii ki 2 kadın hikâyesi ama çok fazla kadınla bir araya geldim. Bütün kadınlar şunu anlattılar. Evet, hani içerisi tabii ki güzel değil. Kimse niye içeride olmak istesin, cezaevinde? Ama gerçek arkadaşlığı, dayanışmayı, kız kardeşliği orada bulduğunu söyleyen o kadar çok kadın vardı ki bu bir yandan çok yaralayıcı bir gerçek aslında. Dışarıda olmayan bir şeyin içeride bulunmuş olması. Çoğunu hayatta tutan şey şuydu, tabii ki bir gün çocuklarına dönmek, özellikle çocuğu olanlar için, çocuğu için hayatta kalmak başka bir şey. Ama bir yandan kız kardeşliğin onları ne kadar değiştirdiğini, içeride hani bir şeylerle dalga geçebilme, yani gülebilme, kahkaha atabilme ve birlikte bir şey yapma, birbirine destek olma hâlini bulmaları. Deli gibi hukuk kitapları okuyorlar, birlikte okuyorlar. Bağlama kursuna gidiyorlar, birlikte gidiyorlar. Bir şeyi birlikte yapma. Ben de özellikle Kaygı'dan akabinde daha çok kadınlarla çalışmaya başladığımda bunu çok hissettim. Çok acayip bir bağ gelişiyor. Dayanışma. Bu çok kilit bir söz gerçekten. Dayanışmak. Paylaşmak. Bu sadece şeyle de olabilir. Sadece anlatıyorsun mesela, bu gün itibarıyla sen beni, ben seni dinliyorum. Bu kadar. Bu bile yeterli. Yönetmen Ceylan Özgün Özçelik, belgesel ve saha çalışmaları sırasında yerel halkla ve çocuklarla yakından temas kuruyor   Yeni projeleriniz desek. Oralarda daha önceki çalışmalarınızla ortak temalar var mı, başka bir yerden mi devam ediyorsunuz? Şiddet ve hafıza bende her zaman var. Bu kez yeni filmimde 3 kadın var. Filmin adı Ama Yine De ve adından da olduğu gibi Ama Yine De devam etmek. Her şeye rağmen devam etmek. Yine yok sayılan, duyulmayan 3 kadının hikâyesi, 30'lu yaşlarında, bizim sektörden. Bu sefer bağımsız sinema dünyasını anlatmaya çalışıyorum. Yine onların biraz hafızasında gezindiğimiz ve aslında çocukluklarında da yok sayıldıklarını hissettiğimiz. Yine hafıza, kadınların hafızasında geziniyoruz. Mekânın da bir hafızası var. Tabii ki şiddet de var. Kaygı'daki gibi işte ülke yönetimi şiddeti veya Cadı 15+'daki gibi fiziksel şiddet değil. Psikolojik şiddet üstüne kurulu bir film. Tamamen karar vericilerin baskısı, babaların baskısı ve aslında çocukluktan itibaren nasıl sistematik olarak kendini var hissedemediğinin hikâyesi. Ben buradayım, diyemediğin. Belki adını bile söyleyemediğin. Hayal kuramayanların hikâyesi. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer bölge görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. Ceylan Özgün ÖzçelikYönetmenSinemakültürröportajZeynep Karaca, Independent Türkçe için yönetmen Ceylan Özgün Özçelik ve konuştuZeynep KaracaCumartesi, Ekim 10, 2026 - 12:45Main image: 

Yönetmen Ceylan Özgün Özçelik, Adana Altın Koza Film Festivali'ndeki söyleşide izleyicileri selamlıyor

RöportajLabel: KÜLTÜRType: newsSEO Title: İşlemeyen bir sistem var ortada ve bu, şiddeti hep daha da besleyip büyütmeye neden oluyorcopyright Independentturkish: 
Bu haberi paylaş: Facebook Twitter WhatsApp
L
Bu Haberi Hazırlayan
Lumout Medya
Lumout Medya haber ekibi tarafından derlenen bu haber, editoryal standartlarımız çerçevesinde hazırlanmıştır.
10 Ekim 2026, 13:02 23 dk okuma 119 görüntülenme

Yorumlar 0

Yorum Yap

0 / 1000