Komün fikrine Kürt toplumunun aynasından bakmak: Söylem ve hayat
Haberin ayrıntılarına bakıldığında; kürt meselesi, onlarca yıldır yüksek siyasetin, uluslararası diplomasi koridorlarının, anayasa tartışmalarının, barış ve müzakere masalarının ana gündem maddesi olmayı sürdürüyor. Ankara, TBMM, İmralı veya uluslararası diplomasi merkezlerinde kurulan devasa cümleler; haklar, özgürlükler, kimlik ve statü kelimeleriyle örülü bir dil inşa ediyor. Konuya ilişkin, an
Haberin ayrıntılarına bakıldığında; kürt meselesi, onlarca yıldır yüksek siyasetin, uluslararası diplomasi koridorlarının, anayasa tartışmalarının, barış ve müzakere masalarının ana gündem maddesi olmayı sürdürüyor. Ankara, TBMM, İmralı veya uluslararası diplomasi merkezlerinde kurulan devasa cümleler; haklar, özgürlükler, kimlik ve statü kelimeleriyle örülü bir dil inşa ediyor. Konuya ilişkin, ancak, teorinin ve üst siyasi retoriklerin bu kadar parlatıldığı bir zeminde, sahadaki yalın gerçeklik son derece karanlık, sarsıcı ve tahrip edici. Kürt hareketinin nihai bir toplumsal model olarak sunduğu “komünal toplum” ve “demokratik yerel yönetimler” iddiası, tam da bu politik üst söylemin merkezine yerleşmiş durumda. Aynı konu bağlamında, ancak bir toplumun özgürleşme iddiası, yüksek siyasi ideallerin ötesinde; o toplumun en kırılgan, en savunmasız bireylerinin gündelik hayattaki güvenliği, huzuru ve adalet algısıyla da ölçülür. Bugün coğrafyada yaşanan münferit gibi görünen bununla birlikte derinden birbirine bağlı adli vakalar, toplumsal dokunun nasıl bir çürüme ve güvenlik kriziyle karşı karşıya olduğunu gözler önüne seriyor. Mesela; Kürt coğrafyasında özgürlük idealleri üzerine bina edilen söylemlerin ilk sınavı, toplumsal dokunun temeli sayılan köylerde ve mezralarda verilir. Doğup büyüdüğüm Karakoçan’ın Koçyiğitler (Xelan) köyü Ürünlü (Xormek) mezrasında yaşayan Ağa Üykü ve eşi Hayriye Üykü’nün hunharca bir cinayete kurban gitmesi bunun en yakın örneği oldu. Yaşlı çift; 8 Eylül gece yarısı evlerinde kurşunlandı ve cansız bedenleri ateşe paylaşıldı. Korkunç cinayetlerin görünür nedeni, bölgede dengbej olarak da bilinen Hayriye Üykü’nün ziynet eşyalarıydı. Bir gazeteci olarak yakından izlediğim soruşturmada Karakoçan Savcılığı cinayetin failini yakın vadede buldu ama yıllardır böyle bir vahşetle karşılaşmayan ilçe halkı günlerdir şu soruyu soruyor: Kendi topraklarında, kendi evinde iki yaşlı insan vahşice katledilip yağmalanabiliyorsa; toplumun kendi iç koruma ve dayanışma mekanizmaları nerede? Köylerinde ve mezralarında tek başına yaşayan insanlarına güvenli bir hayat sunamayan, onların canını ve onurunu koruyamayan bir toplumsal düzen içinde, özgürlüğe dair soyut metinler ne ifade eder? Kadınlar ne yaşıyor ne umuyor ne buluyor? Kürt kadın hareketi, kadın özgürlüğünü yalnızca erkek egemenliğine karşı bir mücadele olarak değil, devletin, milliyetçiliğin ve her türlü hiyerarşinin dışında kendi yaşamını kurma iradesi olarak geliştirdi. Buna rağmen Kürt toplumunda, özellikle genç kadınların devletin güvenlik aygıtında görev yapan erkeklerle veya ülke yönetimi görevlilerinin yakın çevresiyle kurduğu ilişkiler, üzerinde yeterince düşünülmemiş kritik bir çelişkiye işaret ediyor. Burada mesele kadınların kiminle ilişki kuracağına dair ahlaki bir yargı üretmek değil. Bir kadının tercihini sorgulamak veya onu yaşadığı şiddetten sorumlu tutmak, düşünülemez. Asıl sorgulanması gereken, devletin temsil ettiği güç, makam, üniforma, ekonomik olanak ve toplumsal statünün neden hala bazı Kürt kadınları için bir çekim merkezi olduğu. Son yıllarda kamuoyuna yansıyan kadın cinayeti vakalarında bu çelişki daha görünür hale ulaştı. Bazı genç kadınların hayatları, ülke yönetimi görevlileriyle veya onların yakınlarıyla kurulan ilişkiler üzerinden devletin güç ve statü dünyasıyla kesişti. Bu ilişkilerin bazıları ağır şiddet ve ölümle tamamlandı; bazıları ise adalet arayışının yıllarca sürdüğü dosyalara dönüştü. Ortak nokta, kadınların karşısında yalnızca erkeklerin değil, üniformanın, makamın ve devletle kurulan güç ilişkisinin de bulunabilmesiydi. Tam bu noktada Steve Biko’nun düşünceleri kritik bir tartışma alanı açıyor. Biko, sömürgeciliğin yalnızca fiziksel ve siyasal bir tahakküm olmadığını, ezilenlerin zihninde de bir hiyerarşi yarattığını savunuyordu. “Beyaz hayranlığı” olarak tarif ettiği durum, beyazı güç, güzellik, başarı ve üstünlüğün doğal ölçüsü haline getiren bir zihinsel bağımlılığa işaret ediyordu. Biko’nun “siyah bilinci” ise tam tersine, ezilenlerin kendi kimliklerine, kültürlerine ve varoluşlarına yeniden güven duymalarını ve kendilerini başkasının ölçüleriyle değerlendirmeyi bırakmalarını amaçlıyordu. Bu düşünceyi Kürt meselesine doğrudan uyarlamak doğru olmasa da Biko’nun açtığı tartışma, Kürt toplumunda devletle kurulan ilişki ve statü algısı üzerine kritik bir soru sormamıza imkan veriyor: Uzun yıllar siyasal ve kültürel tahakküme maruz kalmış bir toplumda, tahakkümün temsil ettiği yaşam biçimine, güce ve statüye duyulan hayranlık nasıl ortaya çıkıyor? Devletin gücü, üniforması, makamı ve sunduğu statü neden hala bazı insanlar için güvenin, itibarın ve yükselmenin ölçüsü olabiliyor? Bugün “Beyaz Türk” hayranlığı olarak ifade edilen olguyu yalnızca kültürel beğeni, yaşam tarzı veya sınıfsal özentiler üzerinden açıklamak eksik kalır. Mesele zaman zaman devletle kurulan yakınlıkta, üniformanın temsil ettiği güçte, makamın sağladığı itibarda, ekonomik olanaklarda ve şehirli ayrıcalıklarla özdeşleşen bir statü arzusunda kendini gösteriyor. Biko’nun işaret ettiği mesele, tam da bu noktada yeniden düşünülmeli. Özgürleşmek yalnızca baskı karşısında siyasal bir itiraz geliştirmek değil, o baskının ürettiği değerleri, güç ölçülerini ve statü hiyerarşilerini kendi hayatımızda yeniden üretip üretmediğimizi de sorgulamaktır. Burada mesele genç kadınların neden belirli erkeklerle ilişki kurduğu değildir. Asıl mesele, bu erkekleri güçlü, itibarlı ve güvenli kılan toplumsal zeminin kendisidir. Kadınları tercihlerinden dolayı yargılamadan, onların iradesini küçümsemeden; bununla birlikte bu iradeyi biçimlendiren güç ve statü ilişkilerini de görmezden gelmeden bu çelişkiyi tartışmak gerekiyor. Tam da bu nedenden ötürü Kürt siyasetinin ve özellikle yerel siyasetin gündemini yalnızca merkezi politik tartışmalar, kurumsal meseleler ve büyük özgürlük söylemleri belirlememeli. Köyde, mahallede, şehirde ve gündelik hayatın içinde ortaya çıkan bu tür çelişkiler de siyasetin konusu olmalı. Kadınların kimlerle ilişki kurduğu değil, hangi güç ilişkilerinin toplumsal olarak meşru, çekici ve itibarlı hale geldiği sorgulanmalı. İlkel mülkiyet çatışmaları ve kanlı mera kavgaları Adli vakalar olarak görünen, bununla birlikte özellikle PKK güçlerinin bölgeden çekilmesiyle birlikte son birkaç yılda daha görünür hale gelen arazi, mera ve su kavgaları da Kürt hareketinin kurmak istediği komün ruhuyla ciddi bir çelişki taşıyor. Kırsal alandaki gerilla varlığının geçmişte bazı yerel husumetler ve mülkiyet çatışmaları üzerinde caydırıcı bir etkisi olduğu yönündeki toplumsal değerlendirmeler, bu gün itibarıyla bu çatışmalar yeniden görünür hale geldikçe daha fazla dile getiriliyor. Buradaki mesele, geçmişteki silahlı varlığı idealize etmek değil; o varlığın çekilmesinin ardından ortaya çıkan toplumsal boşlukta hangi sorunların yeniden açığa çıktığını görmek. Çünkü Kürt hareketinin savunduğu komünal yaşam fikri, mülkiyetin ve toplumsal ilişkilerin yalnızca bireysel veya ailevi çıkarlar üzerinden kurulmadığı; ortak yaşamın, dayanışmanın ve paylaşımın esas alındığı bir toplumsal düzen iddiasına dayanıyor. Buna karşılık bu gün itibarıyla bazı kırsal alanlarda arazi, mera ve suyun aileler arasında çatışma ve hatta silahlı şiddet konusu haline gelmesi, siyasal olarak savunulan bu model ve gündelik hayat arasındaki mesafeyi ortaya koyuyor. Kürt hareketinin siyasal düzlemde kurmaya çalıştığı komünal yaşamın yereldeki karşılığı, tam da bu tür somut sorunlarda sınanıyor. Bu nedenle yerel siyasetin bu çatışmaları yalnızca “adli vaka”, “aileler arası husumet” veya “feodal kalıntı” olarak görmemesi gerekiyor. Mülkiyet ilişkileri, ortak kullanım alanları, mera ve su kaynakları, toplumsal uzlaşma ve arabuluculuk mekanizmaları yerel siyasetin doğrudan gündemine alınmalı. Siyasetin görevi yalnızca çatışma çıktıktan akabinde taraf olmak değil, çatışmayı doğuran toplumsal zemini dönüştürmek olmalı. Gençliği kuşatan uyuşturucu ve suç sarmalı Coğrafyanın en ağır çelişkilerinden biri gençlerin hayatında ortaya çıkıyor. Bir tarafta politik mücadeleler ve idealler uğruna ağır bedeller ödeyen, cezaevlerine giren, hayatını siyasal mücadeleye adayan bir gençlik var. Diğer tarafta ise uyuşturucunun, suçun, şiddetin ve çeteleşmenin içine çekilen, eğitimden ve gelecek duygusundan koparılan geniş bir gençlik kitlesi. Aynı toplumun iki farklı gençliği arasındaki bu uçurum, görmezden gelinemeyecek kadar büyümüş durumda. 2026 yılı verilerine göre uyuşturucuya başlama yaşının 11’e kadar düştüğüne ilişkin bulgular meselenin yalnızca “gençlik sorunu” olarak tarif edilemeyecek bir noktaya geldiğini gösteriyor. Çünkü burada yalnızca uyuşturucu kullanımı veya sokak suçlarından söz etmiyoruz. Okuldan kopuş, işsizlik, ekonomik çaresizlik, ailelerin ve mahallelerin çözülmesi, gençlerin kendilerini ifade edebilecekleri sosyal ve kültürel alanların giderek daralması, bu tabloyu besleyen daha geniş bir toplumsal zemine işaret ediyor. Gençlerin önünde eğitim, üretim, sanat, spor ve ortak yaşam alanları çoğalmadıkça, suç ekonomisinin ve uyuşturucu piyasasının sunduğu sahte aidiyet alanları daha fazla güç kazanıyor. Buradaki asıl çelişki, gençliğin siyasal mücadele söz konusu olduğunda büyük bir enerji ve gelecek umudunun taşıyıcısı olarak görülmesi, gündelik hayat söz konusu olduğunda ise aynı gençliğin sorunlarının yeterince siyasallaştırılmamasında ortaya çıkıyor. Gençlerin yalnızca mitinglerde, seçimlerde, siyasi kampanyalarda veya politik tartışmalarda hatırlanması yeterli değil. Bir gencin neden okuldan koptuğu, neden uyuşturucuyla tanıştığı, neden mahallesinde kendisini güvende hissetmediği, neden geleceğe ilişkin bir plan kuramadığı da siyasetin konusu olmalı. Gençlerini uyuşturucuya, suç ekonomisine ve çeteleşmeye karşı koruyamayan; onlara eğitim, üretim, kültür, sanat ve dayanışma alanları açamayan bir toplumsal yapı, geleceğe ilişkin en güçlü sözlerini bile hayatın içinde karşılıksız bırakabilir. Söylem ve hayat arasındaki mesafe Elbette ki; devletin uzun yıllara yayılan inkar, baskı, güvenlik politikaları ve eşitsizlik üreten uygulamaları, Kürt toplumunun bu gün itibarıyla karşı karşıya olduğu yapısal sorunların temel bağlamını oluşturuyor. Ancak tam da bu nedenden ötürü, kendisini özgürlük, eşitlik, demokratik toplum ve komünal yaşam hedefiyle tanımlayan Kürt hareketinin ortaya koyduğu çözüm yolu iddiasını toplumun gündelik gerçekliği üzerinden tartışmak gerekiyor. Buradaki eleştiri, sorunların kaynağını Kürt hareketine yüklemek değil; ülke yönetimi kaynaklı tarihsel sorunlara karşı önerilen toplumsal modelin hayatın içinde ne ölçüde karşılık üretebildiğini sorgulamaktır. Çünkü bir tarafta eşitlik, özgürlük, dayanışma ve ortak yaşam fikri; diğer tarafta güç, mülkiyet, aile çıkarı ve bireysel güvenlik üzerinden şekillenen ilişkiler varsa, bu çelişki siyasetin dışında bırakılamaz. Aksi halde en ileri kavramlar bile hayatın gerisinde kalır. Komün, yalnızca yerel yönetimlerin örgütlenme biçimi, belediye meclislerinde alınan kararlar veya kâğıt üzerinde oluşturulan komiteler değildir. Bir yaşam anlayışıdır. İnsanların yalnızca aynı coğrafyada yaşamalarını değil, birbirlerinin hayatından sorumluluk duymalarını gerektirir. Bu sorumluluk duygusu oluşmadan kurulan her kurumsal yapı, biçimsel bir örgütlenmenin ötesine geçemez. Bu nedenle yerel siyasetin önündeki mesele, “komün” kavramını daha fazla kullanmak değil, onun toplumsal karşılığını yaratmaktır. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer bölge görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. Kürt hareketiKOMÜNAL TOPLUMmüjgan halisKürt hareketinin özgürlük, eşitlik ve komünal toplum iddiası, yalnızca siyasi söylem ve yerel yönetim modelleri üzerinden değil, toplumun gündelik hayatı üzerinden de sınanıyorMüjgan HalisPazartesi, Eylül 21, 2026 - 23:15Main image:
Fotoğraf: Independent Türkçe
TÜRKİYE'DEN SESLERType: newsSEO Title: Komün fikrine Kürt toplumunun aynasından bakmak: Söylem ve hayatcopyright Independentturkish:
Yorumlar 0
Yorum Yap