Menopoz hakkında neden bu kadar sınırlı konuşuyoruz?
Mona Eltahawy’nin derlediği, Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan "Lanet Olsun! Dünyadan Menopoz Maceraları", kadınların bedenleriyle, yaşlanmayla ve kendilerinden beklenenlerle kurduğu ilişkiyi sorguluyor. Öte yandan, söz konusu gelişmeler ışığında, farklı hayatlardan gelen yazıları bir araya getiren kitap, menopozun yalnızca biyolojik bir değişim olmadığını gösteriyor. Utanç, sessizlik, öfke ve özgürlük
Mona Eltahawy’nin derlediği, Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan "Lanet Olsun! Dünyadan Menopoz Maceraları", kadınların bedenleriyle, yaşlanmayla ve kendilerinden beklenenlerle kurduğu ilişkiyi sorguluyor. Öte yandan, söz konusu gelişmeler ışığında, farklı hayatlardan gelen yazıları bir araya getiren kitap, menopozun yalnızca biyolojik bir değişim olmadığını gösteriyor. Utanç, sessizlik, öfke ve özgürlük de işin içinde. Konuya dair değerlendirmeler incelendiğinde, kaynakların aktardığı detaylara göre, menopoz denince çoğumuzun aklına sıcak basmaları, gece terlemeleri, uykusuzluk ve değişken ruh hâli geliyor. Birkaç belirti sayılıyor, konu kapanıyor. Oysa bu, kadın hayatının en kritik dönemeçlerinden biri. Kadın bedeni hakkında konuşmayı severiz. Nasıl görünmesi, ne zaman evlenmesi, çocuk yapıp yapmaması gerektiği konusunda herkesin bir fikri vardır. Ama kadının kendi deneyimini anlatmasına, yaşadığına bir anlam vermeye çalışmasına veya sadece dertleşmesine aynı cömertlikle yer açmayız. Eltahawy’nin derlemesi bu sessizliğe karşı çıkıyor ve başlıktaki öfke boşuna değil. Kitapta yalnızca bedenin değişmesine tepki yok. Yıllarca saklamaları, utanmaları, sesini çıkarmadan katlanmaları beklenen şeylere de itiraz var. Farklı ülkelerden, yaşlardan ve hayatlardan kadınlar yazıyor. Kimi öfkeli, kimi şaşkın, kimi bedeninde ne olup bittiğini anlamaya çalışıyor. Kimine göre menopoz zor bir dönem, kimine göre yıllardır sırtında taşıdığı beklentileri sorgulama fırsatı. Yazarları birleştiren şey aynı şeyi yaşamaları değil. Hepsi kendi hikâyesini kendi anlatmak, hakkında kurulan cümlelere itiraz etmek istiyor. Kitabı okurken şunu düşündüm: Hayatımızın bu kadar büyük bir dönemine neden bu kadar hazırlıksız yakalanıyoruz? Bazen bilgiye ulaşamıyoruz. Bazen doktordan aldığımız yanıt yetmiyor. Bazen de “Normal, geçer” denip geçiştiriliyoruz. Sonunda kendimizden şüphe etmeye başlıyoruz: Ben mi abartıyorum, herkes başa çıkıyor da bir tek ben mi çıkamıyorum? Başka kadınların hikâyelerini okumak bu nedenden ötürü iyi geliyor. Kendi korkumuzu, öfkemizi veya yıllardır adını koyamadığımız bir duyguyu başkasının cümlesinde buluyoruz. Bazen bir kitap yeni bir şey öğretmeden evvelden, zaten hissettiğimiz ama söylemeye cesaret edemediğimiz şeyi söylüyor. Bu kitap benim için biraz öyle. KİTAP.jpg Fotoğraf: Independent Türkçe “Ben bunu nasıl bilmem?” Eltahawy giriş yazısında şunu soruyor: “Ben bunu nasıl bilmem?” Soru yalnızca resmi resmi açıklama eksikliğiyle ilgili değil. Kadınlar kendi bedenlerinde olanı anlamak için neden bu kadar uğraşmak zorunda kalıyor, onu da düşündürüyor. Menopoz bir sabah birdenbire çıkıp gelmiyor, öncesinde işaretler veriyor. Yine de pek çok kadın bedenindeki değişikliği anlamlandırmak için uzun süre çabalıyor. Bilgiye ulaşmak kolay değil, ulaşınca da yaşadıklarımızın ciddiye alınacağından emin olamıyoruz. Menopozu yalnızca tedavi edilecek bir mesele olarak görmek ve hiç konuşulmayacak bir konuya çevirmek ilk bakışta zıt tutumlar gibi duruyor. Ama ikisi de kadının kendi deneyimini ikinci plana itebiliyor. Biri bedeni mesele sayıyor, öbürü yaşananları sessizce geçiştiriyor. Eltahawy’nin üzerinde durduğu bir başka nokta, menopozla gelebilen utanmazlık ve özgürleşme duygusu. Buradaki utanmazlık başkalarını umursamamak değil. Bedeninden, yaşından, arzularından ve değişiminden utanmayı reddetmek demek. Yıllarca başkalarının beklentisine göre yaşamış bir kadın bir gün kendine şunu sorabilir: Bunları gerçekten istediğim için mi yapıyorum, yoksa benden bekleniyor diye mi? Kitaptaki şu cümle bunu iyi anlatıyor: Menopoz olarak bilinen geçiş döneminin en büyük armağanlarından birinin utanmazlık olduğunu... Bu, menopozun herkes için kolay geçeceği veya herkesi kendiliğinden özgürleştireceği anlamına gelmiyor. Daha çok, insanın kendisiyle ve çevresiyle ilişkisini yeniden kurabileceğini söylüyor. Başkalarının onayı için harcadığımız yılları düşününce, kalan hayatı da aynı kurallarla yaşamak zorunda olmadığımızı görebiliyoruz. Başka bir alıntı değişimin hem belirsizliğini hem heyecanını taşıyor: Eskiden nasıl biri olduğumu hatırlamıyorum ve kim olmaya başladığımı bilmiyorum. Ama onu memnuniyetle karşılıyorum! Kitabın en insani yanı bence burada. Değişimi vakit kaybetmeksizin bir başarı hikâyesine çevirmiyor. Korku, öfke, şaşkınlık ve rahatlama aynı anda var. Eski hâlini özleyip aynı zamanda bundan böyle o olmak istemediğini fark etmek de mümkün. Özgürlükle ne yapacağız? Kitabın yazıları ayrı ayrı okunsa da aynı sorunun etrafında buluşuyor: Bir kadın, ömür boyu başkalarının ihtiyacına göre yaşadıktan akabinde kendine ne kadar yer bırakabiliyor? Marilyn Muthoni Kamuru’nun yazısı bu soruyu özgürlük üzerinden soruyor. Çocuklara bakmak, aileyi ayakta tutmak, işte tutunmak, herkese yetişmek... Doğurganlığın bitmesi kimilerinde ekonomik yük duygusu yaratırken kimileri için bu yüklerden uzaklaşmanın başlangıcı oluyor. Kamuru özgürlüğü hayattan çekilmek olarak değil, bundan akabinde nasıl yaşamak istediğini yeniden düşünmek olarak görüyor. Her zorluktan ders çıkarmak veya her şeye olumlu bir anlam yüklemek de şart değil. “Limonla limonata yapmaktansa tekila ve tuzu uzatmak” demesi bu nedenden ötürü yerinde, bazen insanın canı sadece öfkelenmek, gülmek ve itiraz etmek istiyor. Kamuru’nun sorusu kitabın geneline yayılıyor: “Özgürlüğümüzle ne yapacağız?” Ama bu özgürlük herkesin önünde aynı genişlikte değil. Geçim derdi, bakım yükü ve sağlığa erişimdeki eşitsizlik, bir kadının hayatını yeniden kurabilme imkânını doğrudan belirliyor. Menopozu herkes için bir özgürleşme hikâyesine çevirmek bu nedenden ötürü kolaycılık olur. Öfke de bu tablonun ayrılmaz bir parçası. Simi Hoque’un anlattığı gibi pandeminin sıkışmışlığı, iş yükü ve kişisel sorumluluklar bedenin değişimiyle birleşince insan kendini tanıyamayabiliyor. Tahammülsüzlük ve yorgunluk çoğu zaman karakter sorunu sayılıyor, oysa koşulların da payı var. Her şeyi hormonlara bağlamak, yıllarca biriken yorgunluğu ve görmezden gelinen ihtiyaçları silmek demek. Üstelik kadınlardan sakin ve ölçülü olmaları bekleniyor, öfkelerini dile getirdiklerinde söylediklerinden çok ses tonları tartışılıyor. Aslı Alpar’ın Türkiye’den anlattığı deneyim bu beklentinin gündelik yüzünü gösteriyor. Komşunun “Çocuğunuz olmuyor mu?” sorusu masum bir merak gibi duyulabilir, ama kadının bedeni ve özel hayatı üzerinde bir söz hakkı iddia ediyor. Ne zaman evlenecek, ne zaman çocuk yapacak, neden henüz olmadı? Hayatı çevrenin çizdiği bir takvime bağlanan kadın, sonunda başkalarının merakını kendine yönelttiği bir sorguya çeviriyor. Belki öfke her zaman bastırılacak bir duygu değil, ertelenmiş bir itirazın veya bundan böyle taşınmak istenmeyen bir yükün işaretidir. Hangi kadının sesinin duyulduğu da ayrı bir soru. Omisade Burney-Scott tıbbın geçmişine bakarak kimin bedeninin bilimsel bilginin merkezine konduğunu, kimin acısının görmezden gelindiğini hatırlatıyor. Köleleştirilmiş siyah kadınların bedenleri üzerinde yürütülen deneyleri anlatan Anarcha’nın hikâyesi, ilerleme anlatısının arkasında bırakılan acıları gösteriyor. Irk, sınıf ve toplumsal konum, kimin dinlendiğini baştan belirlemiş. Tania Glyde ve Emmett Jack Lundberg’in katkıları ise bu tartışmayı bir adım daha ileri taşıyor ve cinsiyetin, bedenle kurulan ilişkinin herkes için aynı yaşanmadığını hatırlatıyor. Syd Yang bunu şöyle özetliyor: “Benim bedenim yanlış değil. Hiçbir zaman olmadı ve hiçbir zaman olmayacak.” Bedenimizi toplumsal ölçülere göre sürekli düzeltilecek bir şeye çevirdiğimizde böyle bir güven çok uzak görünebiliyor. Oysa birinin ekonomik yük saydığı değişim bir başkası için rahatlama olabiliyor. Kadınlık tek bir hikâyeden ibaret değil. Bu hikâyelerin geri kalanı, konuşulamayanların yarattığı yalnızlığa dokunuyor. Susan Cole’un yazısında cinsellik, ya hiç anılmayan veya yalnızca fiziksel belirtilere indirgenen bir konu olarak karşımıza çıkıyor. Arzuyu gençlikle özdeşleştiren bir bakış, belli bir yaştan akabinde kadının arzu duymasını veya arzulanmak istemesini konuşmaya değmez sayıyor. Elbette fiziksel zorluklar gerçek ve destek almak kritik, ama nasıl bir cinsel yaşam isteyeceğine kadının kendisi karar verebilmeli. Nana Darkoa Sekyiamah ise bu sessizliğin kökenine, anneler ve kızlar arasına bakıyor. Ailede bazı konuların konuşulmaması çoğu zaman sevgisizlikten değil, kuşaktan kuşağa geçen bir alışkanlıktan doğuyor. Annelerimiz kendi annelerinden öğrenemediklerini bize aktaramıyor, biz de aynı belirsizlikle baş başa kalıyoruz. Abeer Y. Hoque’un yaşlı ve sevimli hissetmeye dair yazısı ise bu zincirin son halkasını gösteriyor. Kadını gençliği üzerinden değerlendiren toplum, yaşlandıkça onu görünmez kılmaya yatkın. Yaşlanmanın güçlükleri de kayıpları da gerçek, ama bunlar bir kadının değerini yitirdiği anlamına gelmiyor. Belki mesele yaşlanmaktan hiç korkmamak değil, yaşlandığımız için kendimizi daha az değerli görmemeyi öğrenmek. kadin.jpg Her şeyi hormona bağlayabilir miyiz? Kitabın bütününde bir soru dolaşıyor: Menopoz nasıl ele alınmalı? Bir yanda “doğal bir süreç” denilerek kadınların şikâyetleri geçiştiriliyor. Öbür yanda bedenin her değişimi mutlaka çözülmesi gereken bir mesele gibi sunuluyor. İki yaklaşımın da sınırı var. Sıcak basmaları, uyku sorunları, ruh hâli değişimleri veya cinsel yaşamı etkileyen fiziksel zorluklar günlük hayatı ciddi biçimde etkileyebilir. Böyle durumlarda tıbbi destek almak kritik, tedavi seçenekleri de kişiden kişiye değişir. Kitabın itirazı tedaviye değil, kadınların yaşadıklarının bir belirti listesine indirgenmesine. Her şeyi hormonlarla açıklamak, hayattaki diğer koşulları gözden kaçırmamıza yol açıyor. Menopoz etrafında oluşan ticari dil de düşünülmeye değer. Gençliği koruma ve bedeni eski hâline döndürme vaatleri kadınların değişim karşısındaki kaygısından besleniyor. Bilgiye ulaşmak kadar, hangi bilginin güvenilir olduğunu ayırt edebilmek de kritik. Derlemedeki yazılar aynı yoğunlukta ilerlemiyor. Bazıları kişisel anılarıyla okuru vakit kaybetmeksizin içine çekiyor, bazıları tarihsel ve düşünsel tartışmaya daha çok yer veriyor. Feminist çerçeve de bazı okurlara ağır gelebilir. Tarih, toplumsal cinsiyet ve yönetimi elinde bulunduranlar tartışmaları zaman zaman yaşanan deneyimin önüne geçmiş gibi hissettirebilir. Yine de bu yaklaşım kritik bir şey yapıyor. Kadınların yaşadıklarını kişisel dayanıklılıkla açıklamak yerine, o deneyimi biçimlendiren toplumsal koşullara bakmamızı sağlıyor. Beden değişir, hayat sürer Kitabın bende bıraktığı düşünce şu: Menopozu kutlamak zorunda değiliz ama onun hakkında dürüstçe konuşabilmeliyiz. Bu dönem bazı kadınlar için gerçekten zorlayıcı. Bedenin değişmesi, yaşlanma düşüncesi, sağlık sorunları ve belirsizlik yorabiliyor. Her kadından yaşadığını bir özgürleşme hikâyesine çevirmesi beklenemez, acıyı olumlu bir deneyim gibi sunmak da gerçek sorunları görünmez kılar. Ama menopozu yalnızca ekonomik yük olarak anlatmak da eksik. Bu dönem insana hayatını gözden geçirme, bazı beklentileri geride bırakma, kendisi için ne istediğini sorma fırsatı da verebiliyor. Değişimin içindeyken ne yaşadığımızı vakit kaybetmeksizin anlayamayız. Zamana, doğru bilgiye ve başkalarının hikâyelerine ihtiyacımız olur. Başkalarının anlattıkları kendi deneyimimizi bir anda kolaylaştırmaz ama yalnız olmadığımızı gösterir. Eltahawy’nin derlemesi büyük ve kesin bir sonuç sunmuyor. Yıllardır kapalı duran bir kapıyı aralıyor. İçeride farklı yaşlardan, farklı bedenlerde yaşayan, farklı hayatlar sürmüş insanların hikâyeleri var. Kimi gülüyor, kimi öfkeleniyor, kimi geçmişiyle hesaplaşıyor, kimi henüz ne hissettiğini bilmiyor. Hepsi aynı şeyi söylemiyor ama hepsi konuşma hakkına sahip çıkıyor. Menopoz üzerine konuşmak yalnızca biyolojik bir eşiği anlamak değil. Bedenin kime ait olduğunu, yaşlanmanın nasıl anlamlandırıldığını ve kadınların kendi deneyimlerini anlatırken neden hâlâ bu kadar çok engelle karşılaştığını da düşünmek demek. Bedenleri değiştiğinde de kadınların arzuları, düşünceleri, öfkeleri, merakları ve hayalleri sürüyor. Onları yalnızca gençlikleriyle, doğurganlıklarıyla veya başkalarına verdikleri emekle tanımlamak, hayatlarının geri kalanını görmezden gelmek olur. Beden değişebilir, hayatın ritmi değişebilir, insan kendini yeniden tanımak zorunda kalabilir. Ama bunların hiçbiri kadınların susması veya yaşadıklarından utanması gerektiği anlamına gelmez. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer bölge görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. menopozAyrıntı YayınlarıMona EltahawyMenopoz çoğu zaman birkaç fiziksel belirtiye indirgenirken kadınların yaşadığı duygusal ve toplumsal dönüşüm görmezden geliniyor. "Lanet Olsun! Dünyadan Menopoz Maceraları", bu sessizliğe karşı kadınların kendi hikâyelerini anlatma hakkını savunuyorMüjgan HalisÇarşamba, Kasım 4, 2026 - 20:30Main image:
Fotoğraf: Independent Türkçe
TÜRKİYE'DEN SESLERType: newsSEO Title: Menopoz hakkında neden bu kadar az konuşuyoruz?copyright Independentturkish:
Yorumlar 0
Yorum Yap