05.10.2026
SON DAKİKA
Kurşunlar sıkılmadan önce... Deepfake çağında medya manipülasyonu • Shyamalan'dan sürpriz prömiyer: Yeni filmine övgü bombardımanı • Dikkat Çeken Gelişme: Abiy Ahmed, Afrika Boynuzu'nu nasıl aleyhine çevirdi? • Gündem Yaratıyor: Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek: Yıllık enflasyon 57 ay sonra yüzde 30’un altına geriledi • Babacan'dan enflasyon tepkisi: Atılması gereken adımlar atılmıyor ve enflasyon bir türlü düşmedi, düşmüyor • Dikkat Çeken Gelişme: Maratonda bisikletle yakalanan fenomenden özür ulaştı • Ünlü oyuncudan gişede batan filmiyle ilgili itiraf • Tuncer Bakırhan: İlk gelişlerin kışa kalmadan başlamasını bekliyoruz • Önemli Açıklama: Nobel Tıp Ödülü'nün sahipleri belli oldu • Yılın 9 ayında 294 "suçlu" Türkiye'ye iade edildi • Kurşunlar sıkılmadan önce... Deepfake çağında medya manipülasyonu • Shyamalan'dan sürpriz prömiyer: Yeni filmine övgü bombardımanı • Dikkat Çeken Gelişme: Abiy Ahmed, Afrika Boynuzu'nu nasıl aleyhine çevirdi? • Gündem Yaratıyor: Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek: Yıllık enflasyon 57 ay sonra yüzde 30’un altına geriledi • Babacan'dan enflasyon tepkisi: Atılması gereken adımlar atılmıyor ve enflasyon bir türlü düşmedi, düşmüyor • Dikkat Çeken Gelişme: Maratonda bisikletle yakalanan fenomenden özür ulaştı • Ünlü oyuncudan gişede batan filmiyle ilgili itiraf • Tuncer Bakırhan: İlk gelişlerin kışa kalmadan başlamasını bekliyoruz • Önemli Açıklama: Nobel Tıp Ödülü'nün sahipleri belli oldu • Yılın 9 ayında 294 "suçlu" Türkiye'ye iade edildi •
49,1530 55,0972 64,9966 6.527,90
Son Dakika: Ne zafer ne teslimiyet... Değişen dünyada Türkiye, Kürtler ve barış arayışı
GÜNCEL SON DAKİKA MANŞET

Son Dakika: Ne zafer ne teslimiyet... Değişen dünyada Türkiye, Kürtler ve barış arayışı

Kritik süreçte öne çıkan gelişmede; kritik süreçte öne çıkan gelişmede; adına ister "Terörsüz Türkiye", ister "Barış ve Demokratik Toplum Süreci", ister başka bir şey densin; Türkiye'nin Kürt meselesinde yeni ve kritik bir tarihsel kesitten geçtiği açıktır. Fakat bu süreci yalnızca Türkiye'nin iç siyasal dengeleriyle, yalnızca PKK'nin silahsızlanmasıyla veya yalnızca devletin güvenlik politikaları

L
Lumout Medya 03 Ekim 2026, 13:54
139 19 dk
Kritik süreçte öne çıkan gelişmede; kritik süreçte öne çıkan gelişmede; adına ister "Terörsüz Türkiye", ister "Barış ve Demokratik Toplum Süreci", ister başka bir şey densin; Türkiye'nin Kürt meselesinde yeni ve kritik bir tarihsel kesitten geçtiği açıktır. Fakat bu süreci yalnızca Türkiye'nin iç siyasal dengeleriyle, yalnızca PKK'nin silahsızlanmasıyla veya yalnızca devletin güvenlik politikalarıyla açıklamaya çalışırsak, önümüzdeki tabloyu eksik okuruz. İlgili kaynaklardan edinilen bilgilere göre, kaynakların aktardığı detaylara göre, çünkü Türkiye'de yaşananlar, dünyada ve özellikle Ortadoğu'da yaşanan büyük değişimlerden bağımsız değildir. Dünya, ekonomik krizlerin, savaşların, hegemonya mücadelelerinin, enerji ve ticaret yolları üzerindeki rekabetin iç içe geçtiği çoklu bir bunalım döneminden geçmektedir. Konuya dair değerlendirmeler incelendiğinde, bu süreçte dikkat çekici bir diğer nokta, 2. Dünya Savaşı sonrasında kurulmuş dünya düzeni aşınmakta; Soğuk Savaş'ın sona ermesinden akabinde ortaya çıkan tek kutuplu yapı da eski gücünü kaybetmektedir. Eski düzen çözülüyor. Fakat yerine nasıl bir düzenin kurulacağı henüz belli değil. Asıl tehlike ve belirsizlik de burada başlıyor. Dünya yeniden mevzileniyor ABD'nin uzun yıllar boyunca tartışmasız biçimde sürdürdüğü küresel hegemonya bundan böyle aynı koşullarda devam etmiyor. Çin'in ekonomik ve teknolojik yükselişi, Rusya'nın askerî ve jeopolitik hamleleri, BRICS eksenindeki arayışlar, Avrupa'nın kendi güvenlik mimarisini yeniden tartışması; enerji kaynakları, ticaret yolları ve teknolojik üstünlük üzerindeki rekabet, yeni bir dünyanın henüz organizasyon aşamasında olduğunu gösteriyor. Bu yalnızca ekonomik bir yeniden paylaşım değildir. Aynı zamanda siyasal, askerî ve ideolojik bir yeniden mevzilenmedir. Tarih bize büyük hegemonik dönüşümlerin sakin dönemler olmadığını gösteriyor. Eski güç merkezleri konumlarını korumaya, yükselen güçler ise kendilerine yeni alanlar açmaya çalışırlar. Böyle dönemlerde bölgesel savaşlar çoğalır, vekâlet savaşları yaygınlaşır, bir gün evvelden birbirine karşı olan güçler bu gün itibarıyla yan yana gelebilir; bir gün evvelden kurulmuş ittifaklar ertesi gün anlamını kaybedebilir. Dolayısıyla önümüzdeki dönemi yalnızca bugünün ittifaklarına bakarak öngörmek mümkün değildir. Ortadoğu'da savaş bitmedi Ortadoğu'da savaş sona ermiş değildir. Savaş yalnızca biçim değiştirmekte ve yeni alanlara yayılma potansiyeli taşımaktadır. Gazze'den Lübnan'a, Suriye'den Irak'a, İran-İsrail geriliminden Doğu Akdeniz'e kadar geniş bir coğrafyada devletler ve ülke yönetimi yönetimi dışı aktörler yeniden pozisyon almaktadır. İsrail, İran, Türkiye ve Körfez ülkeleri kendi nüfuz alanlarını genişletmeye çalışırken ABD, Rusya ve giderek daha fazla Çin bölgesel denklemin farklı düzeylerde aktörleri olmayı sürdürmektedir. Bölgesel hegemonik güç merkezleri yeni ittifaklar aramaktadır. Kürtlerin durumu tam da bu nedenden ötürü yalnızca Türkiye'nin bir iç meselesi olarak ele alınamaz. Türkiye, Irak, Suriye ve İran'a yayılmış Kürt nüfusu ve özellikle son yıllarda Irak ve Suriye'de ortaya çıkan siyasal-idari yapılar nedeniyle Kürt meselesi çoktan bölgesel bir nitelik kazanmıştır. 4 ayrı ülkede yaşayan Kürtlerin koşulları, talepleri ve mücadele yöntemleri aynı değildir. Dolayısıyla bundan böyle tek merkezden yönetilen, tek biçimli ve tek yöntemli bir Kürt siyasetinden söz etmek de giderek zorlaşmaktadır. Fakat bütün bu farklılıkların üzerinde tarihsel bir soru varlığını korumaktadır: Kürtler yaşadıkları ülkelerde hangi siyasal ve hukuki statü içerisinde yaşayacaktır? Bu soru silahların bırakılmasıyla kendiliğinden ortadan kalkmayacaktır. Türkiye neden şimdi yeni bir pozisyon aldı? Türkiye'nin son dönemde Kürt meselesinde aldığı yeni pozisyonu da bu bölgesel dönüşümden bağımsız değerlendiremeyiz. Devlet açısından meselenin 2 ayrı bu gelişmeyle paralel olarak birbiriyle bağlantılı boyutu bulunmaktadır. Birincisi, Türkiye sınırları içerisinde uzun yıllardır devam eden silahlı çatışmanın sona erdirilmesi ve PKK'nin silahlı varlığının tasfiyesidir. İkincisi ise Türkiye sınırları dışında, özellikle Suriye ve Irak'ta ortaya çıkan Kürt siyasal ve idari kazanımlarının gelecekte alacağı biçimdir. Benim kanaatimce Türkiye bir taraftan ülke yönetimi yönetimi içerisinde silahlı çatışmayı sona erdirmeye çalışırken diğer taraftan bölgedeki Kürt yapılanmalarının Türkiye açısından yaratabileceğini düşündüğü stratejik sonuçları sınırlamak istemektedir. Bu nedenle yaşananları yalnızca bir "barış politikası" olarak okumak yeterli değildir. Devlet açısından bunun güçlü bir güvenlik ve bölgesel strateji boyutu bulunmaktadır. Nitekim 10 Ağustos 2026'da TBMM'de kabul edilen 7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun da öncelikle PKK/KCK'nin ve bağlantılı yapıların fiilî varlığının sona erdiğinin ve silahların teslim edildiğinin güvenlik kurumlarınca tespiti üzerine kurulmuştur. 1 Yani ülke yönetimi yönetimi açısından sürecin ilk ve somut ölçütü güvenliktir. Bunda şaşılacak bir şey yoktur. Fakat mesele tam da bundan akabinde başlamaktadır. Silahsızlanma, barış ve demokrasi aynı şey değildir Bugünkü tartışmada birbirine karıştırılmaması gereken 3 kavram olduğunu düşünüyorum: Silahsızlanma. Barış. Demokrasi. Bunlar birbirleriyle bağlantılıdır bu gelişmeyle paralel olarak aynı şey değildir. Silahsızlanma, silahlı çatışmanın ve şiddetin siyasal mücadele aracı olmaktan çıkarılmasıdır. Barış, bundan daha ileri bir aşamadır. Çatışmayı doğuran tarihsel, toplumsal ve siyasal sorunların şiddet dışı yöntemlerle çözülebileceği yeni bir toplumsal ilişkinin kurulmasıdır. Demokrasi ise bunun da ötesindedir. Demokrasi yalnızca Kürtlerin değil; Türkiye'de yaşayan bütün yurttaşların hukuk karşısında eşitliğinin, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün, siyasal katılımının ve hukuk güvenliğinin kurumsallaşmasıdır. Birincisinin gerçekleşmesi ikincisini, ikincisinin gerçekleşmesi de üçüncüsünü otomatik olarak yaratmaz. Silahlar susabilir ama demokrasi gelmeyebilir. Bence önümüzdeki dönemin temel sorusu budur. Barış demokratikleşmeyi mi, merkezileşmeyi mi getirecek? Dünyadaki ve bölgedeki gelişmeler bu soruyu daha da kritik hâle getiriyor. Ekonomik krizlerin, savaşların ve büyük güç rekabetinin yoğunlaştığı dönemlerde devletlerin güvenlikçi politikalara yönelme eğilimleri de artmaktadır. Bugün dünyanın farklı bölgelerinde yürütme organlarının güçlendiği, siyasal karar mekanizmalarının merkezileştiği, milliyetçi ve güvenlikçi politikaların genişlediği örneklerle karşılaşıyoruz. Ortadoğu da bundan bağımsız değildir. Bölgedeki savaş ortamı demokratikleşmenin değil, otoriter yönetimlerin güçlenmesinin gerekçesine de dönüşebilir. Türkiye açısından benim gördüğüm temel risk burada bulunmaktadır. Kürt meselesinin silahlı boyutunun sona ermesi, Türkiye'nin demokratikleşmesinin önünü açabilecek tarihsel bir fırsattır. Fakat aynı kritik önemli olay, farklı koşullar altında, güvenlik siyasetinin başka araçlarla yeniden üretilmesine ve merkezi ülke yönetimi yönetimi yapısının daha da güçlenmesine de yol açabilir. Bu nedenle çatışmasızlığı demokrasiyle eş anlamlı kullanmamak gerekir. Aynı sürece iki ayrı bakış Bugünkü sürecin dikkat çekici özelliklerinden biri, ülke yönetimi yönetimi ve Kürt demokratik siyasetinin aynı gelişmeyi farklı beklentilerle okumasıdır. Devlet açısından öncelikli hedef silahlı yapının sona ermesi, Türkiye içerisindeki silahlı çatışmanın kapanması ve bölgesel güvenlik risklerinin kontrol altına alınmasıdır. Kürt demokratik siyaseti açısından ise süreç, silahlı mücadeleden demokratik siyasete geçişin yanı sıra kimlik, dil, eşit yurttaşlık, siyasal temsil ve yerel demokrasi taleplerinin daha geniş bir siyasal zeminde tartışılmasının imkânı olarak görülmektedir. Yani taraflar aynı kapıdan geçmektedirler. Fakat kapının arkasında aynı odayı gördüklerinden emin değiliz. Sürecin kırılganlığı da buradadır. Her iki taraf da bunun farkındadır. Bu nedenle her iki tarafın da dikkatli ve ihtiyatlı davrandığı görülmektedir. Devlet silahsızlanmanın kalıcı olup olmayacağını görmek istemekte; Kürt siyaseti ise silahsızlanmanın siyasal ve hukuki karşılığının ne olacağını görmek istemektedir. Dolayısıyla bu gün itibarıyla için ortada koşulsuz bir "güven ortamı" bulunduğunu söylemek mümkün değildir. Daha gerçekçi ifade şudur: Belirli bir tarihsel konjonktürde tarafların çıkarlarının kesişmesinden doğmuş bir müzakere zemini bulunmaktadır. Bu zemin önemlidir. Ama kalıcı olup olmayacağını niyet beyanları değil, bundan akabinde ortaya çıkacak siyasal ve hukuki uygulamalar gösterecektir. Kürt meselesi silah meselesinden ibaret değildir Burada tarihsel bir ayrımı özellikle yapmak gerekiyor. Silah sorunu ve Kürt sorunu aynı şey değildir. Silahlı örgüt ortadan kalkabilir. Silahlar bütünüyle susabilir. Fakat Kürtlerin kimlik, dil, eşit yurttaşlık, siyasal katılım ve demokratik temsil sorunları çözümsüz bırakılırsa tarihsel mesele ortadan kalkmış olmaz. Yalnızca biçim değiştirmiş olur. Aynı şekilde Kürt meselesinde bazı demokratik adımlar atılırken Türkiye'nin geri kalanında hukuk devleti zayıflıyor, ifade özgürlüğü daralıyor ve siyasal karar mekanizmaları giderek merkezileşiyorsa buna da gerçek anlamda demokratikleşme diyemeyiz. Kürtlerin demokratik hakları ve Türkiye'nin demokratikleşmesi birbirinden ayrılamaz. Sivil toplum nerede durmalı? İşte tam bu noktada sivil toplumun rolü ortaya çıkmaktadır. Sürecin yalnızca ülke yönetimi yönetimi ve bir örgüt veya ülke yönetimi yönetimi ve belirli siyasal aktörler arasında yürütülen teknik bir müzakereye indirgenmesinin yeterli olmadığı kanaatindeyim. Çünkü barışın kalıcı olabilmesi için toplumsallaşması gerekir. Toplum yalnızca siyasal aktörlerin aldığı kararları seyreden bir kitle olmamalıdır. Barışın nasıl bir hukuk düzeni yaratacağını, nasıl bir yurttaşlık anlayışına dayanacağını, özgürlüklerin nasıl güvence altına alınacağını tartışmalıdır. Sivil toplumun görevi de taraflardan birinin arkasında koşulsuz biçimde saf tutmak değildir. Sivil toplum, barışın demokratik ölçülerini ortaya koymalıdır. “Binbir Gece”den “1001 imza”ya: Demokratik cumhuriyet ve barış için uyanmak Farklı kesimler aynı sorunun etrafında buluştu: Silahlar susarsa nasıl bir ülkede yaşayacağız? https://t.co/ZF4WYGKpZJ pic.twitter.com/kL1KxFTcac — Independent Turkish (@TurkishIndy) September 12, 2026 Benim "Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" girişiminde imzamın bulunmasının nedeni de budur. Bu proje 12 Eylül 2026'da İstanbul'da kamuoyuna kamuoyuna duyuruldu. 2 İmzaladığım metnin ilgili bölümü şöyledir: Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza Gerçek masallar, toplumlar kendi geleceğini düşlemekten vazgeçmediğinde başlar. Doğu'nun ve Batı'nın kadim masallarında ‘1001', sadece bir sayı değildir; tükenmeyen umudun, karanlığı sabırla aydınlığa çeviren anlatıların ve mucizelerin simgesidir. 1001 gece boyunca anlatılan her hikâye, hayatı ve barışı savunmanın bir yoluydu. ‘Masallar gerçeği gizlemek için değil, gerçeğin canını yakıp onu yeniden inşa etmek için anlatılır.' Bugün bizler; bu ülkenin kadınları, aydınları, sanatçıları, akademisyenleri, işçileri, gençleri ve toplumun her kesiminden yurttaşlar olarak kendi hikâyemizin akışını değiştirmek için bir araya geliyoruz. Çatışmanın, ayrışmanın ve sessizliğin karanlığına karşı, toplumsal barıştan yana tavır alıyoruz. BU AMAÇLA, AŞAĞIDA İSİMLERİ YER ALAN BİZ İMZACILAR OLARAK... 1. Türkiye'de devam eden çözüm yolu yolu süreci bağlamında, ilk etapta silahsızlanmayı ve şiddetin her türlüsünün ülkenin ve toplumun gündeminden tamamen çıkarılmasını DESTEKLİYORUZ. 2. Sorunun asıl kaynağının Kürt varlığının inkârı olduğu bilinciyle, eşit yurttaşlık talebinin anayasal güvence altına alınmasını, anadilinde eğitim hakkının tanınmasını ve böylece tarihsel haksızlıkların giderilmesine yönelik çabaları DESTEKLİYORUZ. 3. Türkiye Cumhuriyeti'nin özgür, demokratik ve hukuk devleti eksenine oturtulma çabalarını, ayrıca AİHM kararlarının eksiksiz uygulanması taleplerini DESTEKLİYORUZ. 4. Türkiye'de Cumhuriyet tarihiyle yaşıt bu çatışmalı sorunun çözümünde rol bölge aktörlerin özgür ve eşit koşullarda müzakere edebilme olanağının sağlanmasını; AİHM kararları ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'nin talepleri çerçevesinde umut hakkından yararlanma ilkesinin hayata geçirilmesini DESTEKLİYORUZ. Peki ben neden imzaladım? Yukarıdan buraya kadar yazdıklarıma bakıldığında okuyucu haklı olarak şu soruyu sorabilir: Bu kadar riskten, belirsizlikten, bölgesel hesaplardan ve otoriterleşme ihtimalinden söz ederken neden böyle bir bildiriye imza attım? Ben burada bir çelişki görmüyorum. Tam tersine, bu bildiriyi yukarıda sıraladığım kaygılar nedeniyle imzaladım. Çünkü bir siyasal sürecin aktörlerine güvenmek başka şeydir; toplumun barış ve demokrasi talebinin yanında durmak başka şey. Benim imzam devletin izlediği politikanın bütününe verilmiş bir onay değildir. fazla oku Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field) Kürt siyasal hareketinin bütün politik tercihlerinin kayıtsız şartsız kabulü de değildir. Sürecin sonunda ne olacağını bildiğime ilişkin bir iyimserlik beyanı hiç değildir. Benim açımdan bu imza, bazı temel ilkelerin altına atılmıştır. Bunların başında silahın ve şiddetin siyasal mücadelenin aracı olmaktan çıkarılması gelmektedir. On yıllardır devam eden çatışmanın insani, toplumsal, ekonomik ve siyasal maliyeti ortadadır. Silahlı mücadelenin sona ermesi demokratik siyasetin önünü açabilecek tarihsel bir imkândır. Fakat tekrar ediyorum: Silahların susması barışın kendisi değildir. Silahların susması, barışın başlayabileceği noktadır. Benim 1001 İmza metninde kritik bulduğum husus da tam burada başlamaktadır. Metin meseleyi yalnızca silahsızlanmayla sınırlamamaktadır. Silahsızlanmanın yanına eşit yurttaşlığı koymaktadır. Anadilinde eğitim hakkını koymaktadır. Hukuk devletini koymaktadır. AİHM kararlarının uygulanmasını koymaktadır. Özgür ve eşit müzakere koşullarını koymaktadır. Başka bir ifadeyle bildirideki 4 maddeyi birbirinden bağımsız talepler olarak değil, bir bütünün parçaları olarak okuyorum. Birinci madde gerçekleşip diğerleri gerçekleşmezse ortaya çıkacak şey çatışmasızlık olabilir. Fakat bunun adının demokratik barış olup olmayacağı tartışmalıdır. Bu nedenle benim imzamı, yürütülen sürecin sonucuna ilişkin bir güven beyanı olarak değil, sürecin hangi ölçütlerle değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin bir sivil tutum beyanı olarak görmek daha doğrudur. Tek cümleyle ifade edersem: Ben bu metne sürecin sonucuna güvendiğim için değil; barışın silahsızlanmanın ötesine geçerek demokrasiye dönüşmesi gerektiğine inandığım için imza attım. Barışın karşılığı sessizlik olmamalıdır Burada bir başka tehlikeye de dikkat çekmek istiyorum. Silahlı çatışmanın sona ermesi karşılığında toplumdan siyasal sessizlik beklenemez. Barışın anlamı toplumun susması değildir. Tam tersine, silahların sustuğu yerde sözün daha fazla konuşması gerekir. Farklı fikirlerin, farklı kimliklerin, farklı siyasal projelerin şiddete başvurmadan yarışabildiği bölge genişlemelidir. Bu nedenle benim için barışın demokratik ölçüsü şudur: Silahların susması karşılığında sessiz bir toplum değil, konuşabilen demokratik bir toplum. Eğer silahlar ortadan kalkarken siyasal bölge genişliyorsa, hukuk güvenliği güçleniyorsa, farklı kimlikler kendilerini özgürce ifade edebiliyorsa ve yurttaşlık ilişkisi eşitlik temelinde yeniden kurulabiliyorsa, o zaman silahsızlanma demokratik barışa dönüşüyor demektir. Fakat silahlar susarken siyasal bölge daralıyor, merkeziyetçilik artıyor ve güvenlikçi ülke yönetimi yönetimi anlayışı başka araçlarla sürdürülüyorsa ortada çözülmüş değil, biçim değiştirmiş bir mesele vardır. Ne zafer ne teslimiyet Bu nedenle bu gün itibarıyla yaşananları bir tarafın mutlak zaferi, diğer tarafın ise yenilgisi olarak değerlendiren yaklaşımları doğru bulmuyorum. Ortada ne gururla ilan edilecek nihai bir zafer ne de herhangi bir toplumun onurunu kıracak tarihsel bir teslimiyet vardır. Ortada değişen dünya ve bölge koşulları içerisinde tarafların yeniden pozisyon aldığı yeni bir siyasal dönem bulunmaktadır. Kürtler açısından mücadele sona ermemektedir. Mücadele biçim değiştirmektedir. Silahlı mücadele alanının daralması veya bütünüyle kapanması, demokratik siyasetin sorumluluğunu azaltmayacak; tam tersine artıracaktır. Çünkü silahın olmadığı yerde siyasetin başarısı bundan böyle toplumla kurduğu ilişkinin gücüyle ölçülecektir. Eşit yurttaşlık, dil, hukuk devleti, yerel demokrasi, ekonomik eşitsizlikler, kadınların ve gençlerin siyasal yaşama katılımı gibi meseleler daha fazla önem kazanacaktır. Üstelik Türkiye Kürtlerinin geleceği ve Suriye, Irak ve İran'daki Kürtlerin gelecekleri aynı biçimde şekillenmeyecektir. Farklı coğrafyalarda farklı mücadele ve uzlaşma biçimleri ortaya çıkacaktır. Bu nedenle Kürt halkı açısından mücadelenin sona erdiğini söylemek yerine, yeni ve daha karmaşık bir siyasal döneme girildiğini söylemek bana daha doğru geliyor. Türkiye açısından da mesele bitmiş değildir. Tam tersine, Türkiye şimdi daha büyük bir soruyla karşı karşıyadır: Silahlı çatışmanın sona ermesinden doğabilecek tarihsel fırsatı demokratikleşme yönünde mi kullanacaktır; yoksa bölgesel güç olma arzusunun ve güvenlik kaygılarının etkisiyle daha merkeziyetçi ve otoriter bir ülke yönetimi yönetimi yapılanmasına mı yönelecektir? Bugün bu sorunun cevabını bilmiyoruz. Bilmediğimizi kabul etmek de bugünün en gerçekçi siyasal tespitlerinden biridir. Geçici konjonktürü tarihsel gerçeklik sanmamak Türkiye ve Kürtler açısından son derece hassas bir zaman kesitinden geçiyoruz. Dünya ekonomik ve siyasal olarak yeniden yapılanmaktadır. Ortadoğu'daki savaşlar sona ermemiştir. Bölgesel hegemonya mücadelesi devam etmektedir. Yeni ittifaklar kurulurken eski ittifakların anlamı değişmektedir. Böyle bir tarihsel dönemde hiçbir siyasal kazanımın kendiliğinden kalıcı olduğu düşünülemez. Kürt halkı açısından farklı coğrafyalarda ve farklı yöntemlerle siyasal ve toplumsal mücadele devam edecektir. Türkiye açısından ise silahlı çatışmanın sona ermesi büyük bir imkân yaratabilir. Fakat bu imkânın kendiliğinden demokrasi yaratacağı düşünülmemelidir. Önümüzdeki dönem, Türkiye'nin bu alanı hukuk devleti, eşit yurttaşlık ve toplumsal barış yönünde mi değerlendireceğini; yoksa bölgesel güç mücadelelerinin yarattığı güvenlikçi atmosfer içerisinde demokratik alanın daha da daralıp daralmayacağını gösterecektir. Bu nedenle bu gün itibarıyla ne erken zafer ilanlarına ne de teslimiyet söylemlerine ihtiyacımız vardır. İhtiyacımız olan şey; değişen dünya ve bölge dengelerini doğru okumak, barışın yalnızca silahların susması olmadığını görmek ve demokratik siyasetin alanını genişletmektir. Sürece ne romantik bir iyimserlikle ne de her gelişmeyi peşinen reddeden bir karamsarlıkla yaklaşmak gerekir. Barışı desteklemek, siyasal aklı ve eleştirel düşünceyi askıya almak anlamına gelmez. Tam tersine barışın kalıcı olabilmesi, toplumun süreci sorgulamasına, tartışmasına ve demokratik taleplerini ısrarla dile getirmesine bağlıdır. Çünkü böylesi tarihsel geçiş dönemlerinde asıl tehlike yalnızca yanlış politika üretmek değildir. Asıl tehlike, geçici bir konjonktürü kalıcı bir tarihsel gerçeklik sanmaktır. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer bölge görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. barışTürkiyekürtlerDr. Şadi ÖzdemirDr. Şadi Özdemir Independent Türkçe için yazdı Dr. Şadi ÖzdemirCumartesi, Ekim 3, 2026 - 13:45Main image: 

Fotoğraf: AA

TÜRKİYE'DEN SESLERrelated nodes: "Binbir Gece"den "1001 imza"ya: Demokratik cumhuriyet ve barış için uyanmakType: newsSEO Title: Ne zafer ne teslimiyet... Değişen dünyada Türkiye, Kürtler ve barış arayışıcopyright Independentturkish: 
Bu haberi paylaş: Facebook Twitter WhatsApp
L
Bu Haberi Hazırlayan
Lumout Medya
Lumout Medya haber ekibi tarafından derlenen bu haber, editoryal standartlarımız çerçevesinde hazırlanmıştır.
03 Ekim 2026, 13:54 19 dk okuma 139 görüntülenme

Yorumlar 0

Yorum Yap

0 / 1000