Osmanlı’yı çöküşe götüren model neydi... Mali tutsaklık... Feyziye Özberk yazdı...
GÜNCEL SON DAKİKA MANŞET

Osmanlı’yı çöküşe götüren model neydi... Mali tutsaklık... Feyziye Özberk yazdı...

Feyziye Özberk, Osmanlı Devleti’nin 1854’te başlayan dış borçlanma süreciyle nasıl yarı sömürge haline geldiğini ve Düyun-u Umumiye ile mali bağımsızlığını kaybettiğini kaleme aldı. Yazıda İttihatçıların arayışlarından Mustafa Kemal Atatürk’ün millî ekonomi modeline uzanan tarihsel süreç anlatıldı. Soner Yalçın 02 Eylül 2026 tarihli yazısında, “Borçla gelen bağımlılık” konusunda kritik, uyarıcı açıklamalar yaptı. Yalçın’ın aktardığına göre Osmanlıda: “İlk dış borç 1854’te al

L
Lumout Medya 18 Eylül 2026, 06:15
0 10 dk

Soner Yalçın 02 Eylül 2026 tarihli yazısında, “Borçla gelen bağımlılık” konusunda kritik, uyarıcı değerlendirmeler yaptı. Yalçın’ın aktardığına göre Osmanlıda:

“İlk dış borç 1854’te alındı, devlet 1875’te mali iflasın eşiğine geldi. (21 yıl sonra) Abdülhamit bu ağır mirası devraldı. Fakat saltanatında mesele başka aşamaya geçti:

-Borç, Osmanlı ekonomisine dışarıdan müdahale etmenin aracına dönüştü... Noviçev’in “yarı-sömürgeleşme” dediği buydu: Osmanlı siyasi bakımdan bağımsızdı; padişahı, ordusu, bürokrasisi, sınırları vardı. Ama ekonomisinde giderek yabancı sermayenin ağırlığı hissediliyordu: Bankalarda… Dış ticarette… Madenlerde… Demiryollarında… Ve devlet gelirlerinde…

Yani: Avrupa sermayesi Osmanlı’ya salt borç vermedi; parasının geri dönüşünü güvenceye almak için devletin gelir kaynakları üzerinde söz sahibi oldu...

İşte… Abdülhamit döneminde 1881'de kurulan Düyun-u Umumiye, bu bağımlılık ilişkisinin kuruma dönüşmüş en tipik haliydi. Tuzdan tütüne, alkollü içkilerden damga vergisine, balıkçılıktan ipek öşrüne kadar çeşitli gelirler artık doğrudan yabancı borçların ödenmesine ayrıldı…

Bunun anlamı köylü açısından çok somuttu: Toprağı ekip ürünü yetiştiriyor, vergi ödüyor fakat topladığı verginin bir bölümü kendi köyüne, yoluna, üretimine dönmeden Avrupalı alacaklıların faiz ve anapara ödemesine gidiyordu!”

Söz konusu gelişmeye göre, genel olarak Avrupa’dan çekilişi hızlandıran 1699 Karlofça Antlaşması, Osmanlı’nın gerilemesinin başlangıcı olarak kabul ediliyor. Fakat asıl ekonomik bozuluş 18. yüzyılın sürecin tamamlanmasıyla ve 19. yüzyılda gerçekleşiyor. 18. yüzyılın son çeyreğinde buharın sanayide kullanılmasıyla başlayan Sanayi Devrimi sonucu elde edilen bol ve ucuz tüketim malları, bu devrimi kaçıran ülkelerdeki el ve tezgâh sanayiini 19. yüzyılda çökertiyor. Osmanlı, Çin ve İran bu süreçte Avrupa’nın açık pazarı, yarı sömürgesi haline geliyor.

Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre, bu süreçte kapitülasyon anlaşmaları gündeme geliyor. Bir tür ticari anlaşma olan kapitülasyonlar eşit, adil iktisadi haklara dayanmıyor. Ayrıca bu anlaşmalarla Osmanlı’nın gümrüğünü kendi yararı doğrultusunda değiştirmesi engelleniyor. İmparatorluk artık kendi gümrüklerinde istediği gibi tarifeler belirleme hakkına sahip değildir. Yani devletin dış dünyaya karşı kendini koruma hakkı, özgürlüğü yoktur. Bu koşullarda, ülkenin dışardan ucuz fiyatlarla gelen ürünlere karşı, kendi sanayini kurup yaşatması olanaksızdır. Tanzimat devri Avrupa endüstri ürünlerinin sel gibi ülkeye aktığı dönemdir.

Bilindiği üzere, hâlbuki 19. yüzyılın ortalarına kadar Osmanlı’da ithalat ve ihracat birbirine denktir. Hatta bu ihracatta sanayi ürünleri kritik bir yer tutar. Fakat izleyen yıllarda yerli sanayi çöküyor ve tamamen sanayi ürünleri ithal eden bir ülke haline geliniyor. Bu dönemde Rumlar ve Ermeniler, iç pazarda ticareti, dış pazarda aracılığı (kompradorluk) ele geçiriyorlar. Ayrıca bu yıllar İstanbul’daki Rum-Ermeni sarraflarının ve onlarla işbirliği yapan Avrupa asıllı para komisyoncularının, devleti borçlandırmak suretiyle devlet maliyesine hâkim oldukları dönemdir.

Borçlanma ekonomisi nasıl işliyor?: Özellikle İngiltere, Fransa ve Almanya gibi gelişmiş kapitalist devletler Osmanlı’yı çeşitli yollardan borçlandırmak için adeta yarış halindedirler. Çünkü ödeyemeyeceği büyük borçların altına giren bir ülkenin bağımsız olma, onurlu davranma direnci kalmaz. Erol Ulubelen’in derlediği İngiliz Belgelerinde Türkiye kitabından alınan Block’un raporunda birçok ülkeyi esir eden bu yöntem açıkça itiraf ediliyor:

“Fransa ve Almanya bu memleketteki (Osmanlı) mali kudretlerini gittikçe artırmakta ve mali ipi her gün biraz daha germektedirler. Borç zinciri borçlunun ödeyemeyeceği kadar ağır bir hale gelmektedir. Bugün Almanya, vaktiyle Fransa’nın oynadığı mali rolü aynen oynamaktadır. Türkler başka borç almasalar bile, bu borçların ödenmesi 1932’ye kadar sürer! Sultan ve Sadrazam bu oyunları fark etmedikleri için, Fransa ve Almanya, Türk hükümetine yüksek faizli yeni borçlar teklif etmektedirler. İşe yaramaz atıl kapitali artırarak Türk hükümetini ellerinde tutmaktadırlar. Bu borçların sağladığı faydalar, birkaç hafta veya birkaç ay zarfında bitmektedir. Hâlbuki bu borçlara karşılık, bu iki devlete verilen menfaatler, 50-60 sene devam edecektir…”

Padişah Abdülaziz’in son yılında, yani 1875’te Osmanlı Devleti’nin geliri 18 milyon ve ödemesi gereken yıllık faiz ve ana borç taksiti 14 milyondur. Geriye kalan 4 milyon sarayın israfa varan harcamalarına bununla birlikte yeter. Bu durumda devlet, diğer ihtiyaçlarını karşılamak için borç almaya devam etmek zorundadır. Bu durum bir çıkmaz olarak zincirleme tekrarlanıyor.

Gündemin en çok konuşulan başlıklarından biri olan bu konuda, osmanlı Devleti, borçlanma ekonomisi ve kapitülasyonlarla eli ayağı bağlanmış, adeta zincire vurulmuş haldedir. Yabancı sermayenin kontrolü ve borç esareti altındadır. Artık fiilen dağılmış bir imparatorluktur. Sonunda Osmanlı’nın bütçesi Dûyun-u Umumiye ile haciz altına, yani mali esarete sokuluyor. Özetle tekrar vurgularsak, borçlanma ekonomisi ve kapitülasyonlar, Osmanlının sonunu hazırlayan en kritik etkenlerdir.

Dûyun-u Umumiye, Osmanlı Devleti’nin borçlarını ödemesini düzenleyen bir örgüttür. Yani ülkenin mali tutsaklığını düzenleyen bir kurumdur. Tarık Zafer Tunaya’nın açıklamasıyla bu kuruluşa ilişkin, “en doğru tanım Parvus Efendi’nindir.” Tanım şöyle: “Dûyun-u Umumiye İdaresi işlerinin her yönünde Maliye Nezareti sırasında gitmekte ve her yerde kendisine yol açmakta olup bu suretle devlet içinde bir devlet olmuştur.”

Konunun arka planına bakıldığında, bu örgüt, Maliye Nezareti’nin yerine geçebilecek güçtedir. Parvus’e göre hiç gecikmeden maliye ıslahatı yapılmalı ve bu reformla Dûyun-u Umumiye, Maliye Nezareti’ne katılmalıdır. Eğer bu yapılmazsa o Maliye Nezareti’nin yerini alacaktır. İttihat ve Terakki işte bu reformu yapamıyor.

Soner Yalçın’ın vurguladığı gibi borç yalnız maliyeyi değil, siyaseti de bağımlı hale getiriyor. Mali bağımlılık, dış politikadaki hareket alanını da daraltıyor. Bir dönem İstanbul’da yaşayan Marksist iktisatçı Alexander Parvus bunu “mali tutsaklık” kavramıyla anlatıyor.

Asıl adı Alexander Helphand olan Parvus Efendi, 1905 devriminde Petrograd Sovyetine seçilmiş. Hareket bastırıldıktan sonra Sibirya’ya sürülmüş. Oradan kaçarak Almanya’ya gelmiş, Sol Sosyal Demokrat partide çalışmış. Almanya’daki faaliyetleri yüzünden sınır dışı edilince İstanbul’a yerleşmiş ve ticaret yapmış. Rus Duma üyesi Gregor Alexinsky’nin iddiasına göre, Talât Paşa ve İttihat ve Terakkinin diğer ileri gelenlerinin Bolşeviklerle ilişkisinin başlangıcını sağlayan kişi, Alman-Rus sosyalist Parvus’tur.

Parvus Efendi, 1910-1915 yıllarında Türkiye’de İttihat ve Terakki’nin müşaviri olarak bulunuyor. Parvus Efendi’nin Türk Yurdu dergisinde ve diğer yayınlarda savunduğu düşünceler İttihatçılar üzerinde etkili oluyor.

Bu fikirler özetle şöyle: Dûyun-u Umumiyeve Reji gibi kurumlar Osmanlı’yı sömürme araçlarıdır. Ülkenin geriliğinin asıl nedeni Avrupa sermayesinin sömürü alanı haline gelmesidir. Osmanlı’nın tarım, ticaret doğal kaynakları, demiryolları bayındırlık tesisleri, gümrük ve maliye gelirleri Avrupa’nın ekonomik güçlerinin denetimi altındadır. Bu böyle sürdükçe, ülkenin kalkınması mümkün değildir. Türk köylüsünün ve esnafının ekonomisi bu koşullar altında kalkınamaz. Millî kalkınma, devletin millî bir ekonomi politikası yürütmesiyle mümkündür. Dış yardım ve sermaye akımıyla bu gerçekleşemez. Çünkü ülkeyi borç batağına sokan anlayış budur. Bu yola başvurulmasıdır. Bu çöküntüyü daha da hızlandırır. Osmanlı, bu gidişle bir Avrupa sömürgesi olma yolundadır.

Dûyun-u Umumiye, memleketin mali kaynaklarının büyük bir kısmına el koymuş durumdadır. Yani İttihat ve Terakki, bağımsız bir ekonomi kurmak istiyor bununla birlikte elleri kolları neredeyse bağlı konumdadır. İttihat ve Terakki içerisinde bu badireden nasıl çıkılacağına yönelik iki farklı düşünce/tercih var. Başlangıçta yaygın olan görüş liberalizmdir. Maliye Bakanı Cavit Bey, bu görüşü savunuyor. İkinci görüş bağımsızlıkçı çizgidir. Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, Moiz Kohen gibi Türkçüler bu çizgiyi benimsiyor. Türkçülerin fikirleri 1913’ten itibaren İttihat Terakki içerisinde ağırlık kazanmaya başlıyor.

1911’den sonraki süreçte, tam anlamıyla emperyalizme karşı her hamlede adım adım inşa edilmeye çalışılan bir milli direnme ekonomisi ve siyaseti geliştirildiğini görüyoruz. Cavit Bey bile bu yöndeki kararlara katılıyor. Tarık Zafer Tunaya, bu süreci, “Önce Cavit Bey tarzı bir liberalizm, sonra ‘iktisadın Bismark’ı Frederich List doğrultusunda sanayileşmeye yönelik bir ‘milli ekonomi’, en sürecin tamamlanmasıyla da savaş ekonomisi gündeme geliyor,” şeklinde yorumluyor.

Sultan II. Abdülhamit, dış politikada başarılı olabilmek için Avrupa’nın büyük devletlerini (Düvel-i Muazzama) tahrik etmemeye özen gösteriyor. Onlar arasındaki çatışmalardan yararlanıyor. Hep taviz vererek iktidarını korumaya çalışıyor. Avrupa devletlerine karşı son derece dengeli ve hesaplı bir yol izleyerek Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü korumaya çalışıyor.

Sonuçta; esas olarak kendi gücüne güvenen ve o gücü büyütmeye çalışan, bağımsızlığa özen gösteren bir politika izlenmediği için, büyük devletler aralarında anlaştıklarında, Birinci Dünya Savaşı öncesinde olduğu gibi, İmparatorluğun geleceği bütünüyle tehlikeye giriyor.

Mustafa Kemal, memleketinin yarı sömürge olma sürecinin onur kırıcı acısını yaşayarak görüyor. Gazi’ye göre mali bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlık da güçlü olamaz. Ekonomik bağımsızlığını kaybeden devlet, siyasi bağımsızlığını koruyamaz. Kalkınma da refah da gerçekleşemez.

Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimi, aynı zamanda ezilen dünyaya örnek oluşturan ilk ulusal/milli ekonomiyi kurma savaşıdır. Atatürk’ün önderlik ettiği planlamaya dayanan halkçı, devletçi politikalarla, İttihatçıların çözemediği sorunlar kritik ölçüde çözülüyor.

Osmanlı’yı çöküşe götüren model neydi... Mali tutsaklık... Feyziye Özberk yazdı...
Bu haberi paylaş: Facebook Twitter WhatsApp
L
Bu Haberi Hazırlayan
Lumout Medya
Lumout Medya haber ekibi tarafından derlenen bu haber, editoryal standartlarımız çerçevesinde hazırlanmıştır.
18 Eylül 2026, 06:15 10 dk okuma 0 görüntülenme

Yorumlar 0

Yorum Yap

0 / 1000