Teolojik kavga doğru değildir
"Din"; insanın varlık cevherlerinden yalnızca biridir Nitekim "akıl", "beden", "duygu", "ahlak", "toplum" ve "aidiyet içgüdüsü" de onun cevherlerindendir. Söylediğim bu konuyu daha iyi anlayabilmek için birkaç noktaya işaret etmem gerekir: • Birincisi: İlk baştan arz edeyim ki ben, çoğulculuktan yanayım. Bu noktada öne çıkan bilgiye göre, yani bir Hristiyan veya Müslüman âlim gibi "hak"kın tek
"Din"; insanın varlık cevherlerinden yalnızca biridir Nitekim "akıl", "beden", "duygu", "ahlak", "toplum" ve "aidiyet içgüdüsü" de onun cevherlerindendir. Söylediğim bu konuyu daha iyi anlayabilmek için birkaç noktaya işaret etmem gerekir:
• Birincisi: İlk baştan arz edeyim ki ben, çoğulculuktan yanayım. Bu noktada öne çıkan bilgiye göre, yani bir Hristiyan veya Müslüman âlim gibi "hak"kın tek bir din veya mezhep ve sınırlı olduğunu düşünmüyorum. Zira "Yalnızca mutlak hak benim elimdedir" demek, "Diğerleri mutlak batıldır" anlamına geliyor. Konuya dair değerlendirmeler incelendiğinde, bu da doğru ve makul değildir. Benim bu düşüncem, çağımızın kesinlik arz eden görüşlerinden biridir. Yani içerisinde yaşadığımız dönemdeki tüm filozof ve düşünürler, beşer aklının hakka ulaşmasının mümkün olmadığını söylerler. Dolayısıyla tüm din ve mezheplerde hem hak hem de batıldan bir kısım şeylerin bulunduğu bir vakıadır. Hristiyanlıktan söz ettiğimizde, Müslüman âlimlerin dedikleri "o dinde bulunan her şey batıldır" sözünü söyleyemeyiz. Çünkü "çoğulculuğa" iman etmek, bu gibi semavi dinlerin de "hak" üzere olduğunu kabullenmemizi icap ettirir. Fakat şu da bir gerçek ki Hristiyanlık, zayıf noktalardan da bütünüyle hâli değildir. Kısacası elimizde her şeyiyle hak veya batıl olan bir din veya mezhep mevcut değildir. • İkincisi: Din veya mezheplerin "hak" oluşuyla ilgili elimizdeki ölçü, "ya gerçek veya pragmatiktir". Gerçek ölçü, bilimle ilgili konulara hastır. Yani bilimin gerçek ölçüsü ve dışarıdaki şeyi şu şekilde ölçebilme imkânınız olur: Örneğin "yerküre yuvarlak mıdır, düz müdür?" Bunun gerçek ölçüsü vardır ve o da "bilim"dir. İşte buna "gerçek ölçü/delil" denir. Şayet ilim, birtakım gerçeklerden söz eder ise bununla birlikte söz ettiği o şey, dışarıdaki gerçekle uyum içerisinde olmazsa o batıldır. Ayrıca bununla ilgili farklı okumalar da söz konusu değildir. Fakat din ve mezhepler böyle değillerdir. Çünkü din ve mezhepler, "objektif" değil, enfüsi (subjektif) şeylerdir. Diğer bir deyişle bunlar (din ve mezhepler), hariçte var olan şeyler değildirler. Örneğin gayb âlemi öyledir. Daha doğrusu, varlığı hariçte olan şeyler, maddi (objektif) şeylerdir. Fakat Allah, ölüm sonrası hayat vs. gibi şeylerin tümü, bâtıni ve subjektiftirler. Kısacası ölçü iki kısımdır: Ya gerçektir ve bu da ilmi konularda bulunur veya pragmatiktir. Gerçek ölçü ve ilgili örneği yukarıda verdik. Şimdi de pragmatik ölçüye gelelim: İsa Mesih (as), kendisine sorulan bir soruya vermiş olduğu cevap içerisinde pragmatik ölçüyü şu şekilde elimize veriyor: Havarileri İsa Mesih'e soruyorlar: 'Ey Rabbimiz/Eğitimcimiz. Senden akabinde birisi çıkıp peygamber olduğunu iddia eder ise onun doğru veya yalan söylediğini nereden anlayacağız?' Cevabı şu oluyor: 'Onun yaptığı işlerin sonucundan onun nasıl biri olduğunu anlayacaksınız. Şayet yaptıkları 'hayırlı' sonuçlar veriyorsa o doğru sözlüdür. Şayet vermiyorsa onun yalancı biri olduğuna hükmedeceksiniz.' İşte İsa (as) açısından dinin hak oluşunun ölçüsü, "pragmatik" (hayırlı) oluşudur. Yani bir din veya mezhep, şayet kötü insanları iyi insanlar hâline getiriyor, salih insan ve salih topluluklar oluşturuyorsa biz o din veya mezhebin hak ve ilahi olduğunu anlayacağız. Elbette ki her din ve mezhebin kendine mensup insanları salih olarak yetiştirmesi, onun imkânı dâhilindedir. Dolayısıyla bizim elimizde, bir dinin veya mezhebin hak olup olmadığını ölçecek, hariçte bulunan gerçek bir ölçü mevcut değildir. Başka bir deyişle: Din veya mezhep, şayet akıl ve mutabık olursa ne âlâ. Örneğin onlar, aklın kabul edeceği bir hükmü ortaya atabilirler. Mesela "yöneticinin adil olması gerektiği" hükmünü verebilirler. Böyle bir durumda bir yöneticinin adil, zalim, diktatör vs. olup olmadığını tartışmasız biçimde ki hariçte ispat etmek mümkündür. Kimi olaylar da bunun gibidirler. Evet, bazı hükümler hurafe ve aklın hilafınadır. Bizlere bu gibi aklın hilafına olan hükümlerden uzak durmak ve batıl olduklarını beyan etmek gerekir. Kimi zaman dinlerde akıl üstü olaylardan da söz edilir. Örneğin Hristiyanlar sürekli "teslis"ten (üçlü birlik) söz ederler. İsa Mesih'in Allah'ın oğlu olduğundan ve Allah'ın İsa'da tecessüm ettiğinden söz ederler. Bu işler tartışmasız biçimde ki akıl üstü işlerdir, yani imani konulardır ve akli şeyler değildir. Bu da makuldür. Çünkü akıl, kendinin sınırlı olduğunu söyler ve şöyle der: Benim sınırım şu maddi âlemdir, buradaki zaman ve mekân ve ilgilidir. Ben yalnızca bunları algılama imkânına sahibim. Zaman ve mekân üstü şeyleri, ölüm sonrasını idrak etmeye benim yetkim yoktur. Ben, ölüm sonrası için hüküm veremem. Dolayısıyla bizler bu gibi durumlarda dine başvururuz. Tabiatıyla, akıl üstü olan dini olayların bazıları tartışmasız biçimde ki akıl üstü değil, akıl altı olaylardır, yani aklın zıddına olan hadiselerdir. Örneğin ariflerin sürekli dedikleri keşif ve şuhut konusunun kimi zaman doğru olduğunu görüyoruz ve makuldür de. Mesela İmam Ali bir sözünde "Kendini bilen Rabbini bilir" der. Bunu gerçekte ispat etmek mümkün değildir. Ve yine buna "hurafe" de diyemeyiz. Ancak buna "imani bir konudur" diyebiliriz. Hristiyanların söyledikleri "teslis" konusu da bu sınıftandır. Çünkü burada da (ileride açıklanacağı üzere) tenakuz yoktur. fazla oku Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field) Kimi zaman da dini konular aklın zıddına olurlar. Bu türden konuları atmamız ve batıl olduklarını itiraf etmemiz gerekir. Her aklın üstünde olan önemli olay, "akıl üstü olduğu için" tabii ki ona teslim olmamalıyız. Örneğin Hristiyanlıkta "ilk günah" diye bir inanış söz konusudur. Yani "Âdem ilk günahı işledi ve bundan dolayı da âlemdeki bütün insanlar günahkâr doğmaktalar, şayet vaftiz yapılmazlarsa direkt cehenneme giderler, çünkü bunların ilk dedeleri Âdem, örneğin Allah'ın yasakladığı elmayı yemiştir vs." gibi bir inanç, Allah'ın adaletinin zıddınadır. Yani böyle bir inanç hem Allah'ın adaletiyle çelişiyor hem de akıl ve tezat arz ediyor. Dolayısıyla bizlerin bu "ilk günah" konusuna ya iman etmeyip reddetmemiz gerekir veya tevil etmemiz icap eder. İslam dininde de o gibi Allah'ın adaletiyle uyuşmayan veya akıl dışı olan konular vardır. Örneğin İslam diyor ki: Cehennem, namaz kılmayanlar ve kıyamete inanmayanlar için sonsuza dek vardır. Yani bu türden insanlar sonsuza dek cehennemde kalacaklardır. Oysaki böyle bir durum, Allah'ın adaletine terstir. Hatta bir insan suçlu olsa dahi onun cezası, işlediği suça oranlı olmalıdır. Çünkü Kur'an şöyle diyor: Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. (Şûra: 40) Hatta bir insan için kıyamet gününün varlığı ona sabit olmasa dahi sonsuza dek cehennemde kalacak değildir. Çünkü Allah, zorbalık ve bir işi halletmez. Örneğin ayette şöyle geçer: 'Sizi bu yakıcı ateşe sürükleyen nedir?' diye sorarlar. Onlar da şöyle cevap verirler: 'Biz namaz kılanlardan değildik.' 'Yoksulu doyurmazdık.' 'Sürekli batıla dalanlarla birlikte (boş konuşmalara) dalardık.' 'Ve ceza gününü yalanlardık.' (Müdessir: 40-45) Bu ayetin de ilahi adalete ve akla uyumlu bir şekilde tefsir edilmesi gerekir. Şayet birisi namaz kılmak istemiyorsa siz ona zorla namaz kıldıramazsınız. Peki, şayet bir insan için kıyamet günü sabit olmamış ise o da mı sonsuza dek cezaya çarptırılacaktır? Dolayısıyla arifler kıyamet, cehennem vs. gibi inanılması gereken şeyleri inkâr ederler. Çünkü onlar açısından bu türden cezalar adaletin zıddına olduğu gibi aklın da üstünde olan konulardır. Yahudilikte de Allah'ın adaletiyle uyuşmayan veya akıl dışı olan hurafeler söz konusudur. Örneğin Yahudilikte onların Allah tarafından yaratılıp tüm âlemlere üstün kılınması inancı mevcuttur. Yahudilerdeki bu inanç konusu da hem adaletin zıddınadır hem de akıl dışı bir konudur. Çünkü Allah tüm âlemi, İsrailoğullarına hizmet etsin diye yaratmaz. Yani böyle bir Allah, ırkçı olur. Oysaki âlemin tümü Allah'ın mahlukudur, tümü de beşerdir ve Âdem'dendir. Âdem ise topraktandır. Hepiniz Âdem'densiniz ve Âdem ise topraktandır. (Hadis) Dolayısıyla Yahudilerin bu inançları, aklın hilafına olduğu için onu terk etmeliyiz. Ölüm ötesi hayat gibi aklın üstünde olan konuları ise dine bırakmalıyız. Yani ölümden akabinde hayat var mıdır, yok mudur konusunu dine havale etmeliyiz ve din, şayet bize "evet, ölümden akabinde hayat vardır" diyorsa ona inanmalıyız. Fakat Yahudiler "yoktur" derler. Bazıları da "reenkarnasyon"un varlığından söz ederler. İşte bu türden görüşlerin tümü de gündem edilmiş görüşlerdir. Kudüs'ün eski şehir silüetinde farklı dinlere ait kutsal yapılar bir arada yükseliyor • Üçüncüsü: Bütün âlimler, dinlerin tamamının ihtiyaçtan doğduğunu ve toplumsal kültür ve uyum içerisinde olduğunu beyan etmişlerdir. Yani onlara göre dinlerin kaynağını oluşturan şey, toplumsal ihtiyaç ve o ihtiyaçla uyumdur. Gerek toplumsal gerekse bireysel ihtiyaç olsun, her iki durumda da din ve toplumsal kültürün uyumu şarttır. Örneğin Nebi Muhammed "tevhit" üzere bina edilmiş bir din ve geliverdi. O dönemde Arapların şiddetle tevhide (birliğe) ihtiyaçları vardı. Zira 300'ün üzerinde puta tapıyorlardı. Bu da şirke ve tefrikaya sebebiyet veriyordu. Bundan ötürü de tevhit dinine (tek Tanrı'ya inanmaya) ihtiyaçları vardı. Yani o dönemin Arapları, tefrika bataklığına batmış bulunuyorlardı ve çok acil bir şekilde barışa muhtaçlardı. Bu ihtiyaçlarından ötürü, akıl ve de uyum içerisinde bulunan bu din (İslam) ulaştı. Çünkü putperestlik (şirk), aklın zıddına olan bir şeydir. Fakat "tevhit", hem akıl hem de dönemin toplumsal kültürü ve uyum içerisindeydi. İşte tevhit dinindeki ölçü budur. Yahudi halkı da öyleydi. Onların da muhabbete, maneviyata ve ahlaka ihtiyaçları vardı. Çünkü o dönemde hepsi de maddiyatın içinde boğulup gitmişlerdi. Irkçılık, taassup, kibir vs. bataklığına saplanmışlardı. Öteki tarafta da Romalılar vardı ve kocaman imparatorluk da onlardaydı. Bu meyanda İsa Mesih'ten "Kayser'in hakkını Kayser'e, Tanrı'nın hakkını da Tanrı'ya veriniz" sözü ulaştı. Çünkü gerçek ve uyum içerisinde olan buydu. Zira Yahudiler azınlıktı. Romalılar ve boy ölçüştürmeleri mümkün değildi. Dolayısıyla da uygunluk ve uyumluluk gerekirdi. Fakat Yahudi toplumunun ve yine Avrupa ve Romalıların "muhabbete" ihtiyaçları vardı. Çünkü hepsi de vahşi insanlardı. Ayrıca Yahudilerin Roma İmparatorluğu ve de uyum içerisinde olmaya ihtiyaçları söz konusuydu. İşte bu saydığımız nedenler, Hristiyanlığı kazançlı çıkardı. (İleriki bölümlerde Şiilik-Sünnilik ve eski inançların şu ihtiyaç ve uyum görüşüyle birlik içerisinde olduklarını da açıklayacağız. Yani insanın ihtiyaç ve toplumsal kültür ve uyum içerisinde olması gerektiğine dair söylenen görüşleri de izah edeceğiz.) Sonuçta şunu diyebiliriz: Hristiyanlığı İslam'a veya İslam'ı Hristiyanlığa üstün görmek veya karşılaştırmalı (mukayeseli) değerlendirmede bulunmak için çaba harcamak doğru değildir. Çünkü dinlerin her birisi, birbirinden farklı topluluklar içerisinde doğmuştur. Örneğin İslam dininin içerisinde doğduğu topluluğun, ülke yönetimi diye bir sistemi yoktu. Dolayısıyla da Nebi Muhammed bir ülke yönetimi kurmuştur. Fakat Hz. İsa Mesih'in doğduğu Filistin bölgesi, Roma İmparatorluğu'nun yönetimi altında olduğu için onların devlete ihtiyaçları yoktu. Ama İslam'ın buna ihtiyacı vardı. Bundan dolayı da İslam, "şeriat/yasal düzenleme" gerçekleştirdi. Fakat Hristiyanlıkta "şeriat" yoktur. Çünkü Roma kanunları vardı. Bundan ötürü de şeriata ihtiyaç yoktu. Dolayısıyla dinlerin karşılaştırılmaları ve hangisinin daha üstün olduklarını iddia etmek ve yine "İsa mı üstündür Muhammed mi veya Hristiyanlık mı üstündür İslam mı?" gibi tartışmalara girmek ve bu uğurda kavgalı olmak doğru değildir. Bu dinlerin tümü, toplumsal ihtiyaçlardan husule gelmişlerdir ve o dönemin kültürüyle uyum içerisinde olmuşlardır. O dönemde örneğin "kölelik kültürü" vardı ve bundan ötürü İslam dininde de kölelik vardır. Fakat şu anda "insan hakları" bulunduğu için İslam ve Hristiyanlığın bu alandaki görüşlerini değiştirmemiz icap eder. Çünkü bu durum (değişiklik), insan hakları ve uyum içerisindedir. • Dördüncüsü: "Acaba dünyanın Hristiyanlığa ve Hz. İsa Mesih'e bu denli yönelmelerinin ve onun bu kadar cazibesinin nedeni nedir?" diye bir soru akla gelebilir. Diğer bir deyişle, "Acaba dünyadaki 2 milyar 500 milyon insanın, yani neredeyse dünyanın 1/3'ünün Mesihi oluşunun nedeni nedir? Acaba bunun sebebi, bu dinin "muhabbet" dini olması mıdır?" Yani "Hz. İsa Mesih, neden bu kadar tatlılaşmıştır? Onun bu güzelliğinin ve çekiciliğinin nedenleri nelerdir?" Evet, Hristiyanlık dininde bu kadar müsamaha ve muhabbetin bulunduğu doğrudur. Fakat bence bu işin içinde bundan daha büyük şeyler vardır. Çünkü Bahailik, Ahmedilik vs. gibi inanışlarda da muhabbet ve barış söz konusudur. Fakat bunların hiçbirisi Mesih gibi değillerdir. Bence bunun nedeni, tüm peygamberlerin öyle olmasıyla birlikte, "Hz. İsa Mesih'in söylediği sözler ve yaptığı eylemlerin birbirlerini doğrular nitelikte oluşudur." Yani Mesih de aynen Sokrates gibi sokak düşünürüydü. Sokrates'in sonsuzlaşmasının nedeni ne onun herhangi bir geriye bıraktığı bir kitabıdır (ki böyle bir kitabı yoktur.) ne de herhangi birisinden aldığı felsefe dersidir. Buna rağmen o hem sonsuzlaşmış hem de en büyük filozoflardan birisi olmuştur. Çünkü onun da sözleri yaptıklarını tasdik ediyordu. İsa Mesih, darağacına çekilince tüm havarileri savaştı ve sonradan onun ne kadar azametli biri olduğunu anlayıverdiler. Daha açık söylemek gerekirse onu bununla birlikte darağacına çekilmesinden akabinde kendisini insanlık için feda ettiğini ve kefaret ödediğini idrak edebildiler. Böylece de Hristiyanlık, bundan böyle önü alınmaz bir şekilde yayılıp hareket etti. İşte bu çekiciliğinin arkasında, benim inancıma göre gaybi güç ve gizli bir el vardı. Yoksa günümüze dek binlerce insan da darağacına çekilmiş, bununla birlikte bunlardan hiçbirinin ismi anılır olmamıştır. İşte o gizli el, sonsuzlaşması için onu darağacına çektirmiştir. Dolayısıyla tüm iyi insanlar, havarileri ve salih kullar, onun getirdiği o dinin yayılması için harekete geçmişlerdir. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer bölge görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. TEOLOJİdinhasan kanaatlıHasan Kanaatlı Independent Türkçe için yazdıHasan KanaatlıCuma, Kasım 6, 2026 - 08:00Main image:
İslam, Hristiyanlık ve Yahudiliğin kutsal kitapları, farklı inanç geleneklerini aynı karede buluşturuyor / Fotoğraf: NTB scanpix
TÜRKİYE'DEN SESLERrelated nodes: Hakiki öz benliğimizi nasıl ortaya çıkarabiliriz?Dinin alternatifi var mıdır?Hak din nasıl tanınır? (II)Type: newsSEO Title: Teolojik kavga doğru değildircopyright Independentturkish:
Yorumlar 0
Yorum Yap